<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YUSUF YEŞİLKAYA</title>
	<atom:link href="http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yusufyesilkaya.com</link>
	<description>Eğitimci Yazar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Aug 2010 23:06:02 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Ama O Suçlu!</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=339</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=339#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 23:03:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=339</guid>
		<description><![CDATA[Ama O Suçlu!

Eşiyle birlikte otuz beş yıl aynı yastığa baş koymuş bir beyefendi, son zamanlarda eşinin artık sağlıklı işitemediğini hisseder. Yalnız eşini çok sevdiği için bunu yüzüne söyleyemez. Bir kulak burun boğaz uzmanına durumu iletir ve nasıl bir yöntem uygulaması gerektiğini sorar. Doktor, yaşlılığa bağlı olarak bu tip şikâyetlerin olabileceğini belirtir ve beyfendiye eşinin, işitme kaybı yaşayıp yaşamadığını anlayabilmesi için çok kolay bir test uygulayabileceğini söyler ve anlatmaya başlar:
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ama O Suçlu!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a rel="attachment wp-att-340" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/08/parmak200_0635_334.jpg"><img class="size-medium wp-image-340 alignleft" title="parmak200_0635_334" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/08/parmak200_0635_334-300x224.jpg" alt="" width="263" height="197" /></a> Eşiyle birlikte otuz beş yıl aynı yastığa baş koymuş bir beyefendi, son zamanlarda eşinin artık sağlıklı işitemediğini hisseder. Yalnız eşini çok sevdiği için bunu yüzüne söyleyemez. Bir kulak burun boğaz uzmanına durumu iletir ve nasıl bir yöntem uygulaması gerektiğini sorar. Doktor, yaşlılığa bağlı olarak bu tip şikâyetlerin olabileceğini belirtir ve beyfendiye eşinin, işitme kaybı yaşayıp yaşamadığını anlayabilmesi için çok kolay bir test uygulayabileceğini söyler ve anlatmaya başlar:<span id="more-339"></span></p>
<p>—Eşinize yirmi adım mesafedeyken, normal bir ses tonuyla bir şeyler söyleyin. İşitmediğini hissederseniz mesafeyi on beş adıma düşürün ve aynı ses tonuyla konuşun. Yine işitmediğini hissederseniz mesafeyi on adıma düşürün. Hala işitmediğini düşünüyorsanız beş adıma kadar yaklaşın ve aynı ses tonuyla konuşun. Yine işitmediğini düşünüyorsanız yanına kadar yaklaşın ve aynı ses tonuyla konuşun. Gerçekten işitme kaybının meydana gelip gelmediğini öğrenmiş olursunuz.</p>
<p>Beyefendi, teşekkür ederek doktorun yanından ayrılır ve evine gelir. Eşine yirmi adım mesafe uzaklıktan seslenir:</p>
<p>—Hayatım, akşama yemekte ne var?</p>
<p>Eşinden cevap alamayan adamcağız, mesafeyi on beş adıma düşürür ve aynı ses tonuyla, aynı soruyu sorar:</p>
<p>—Hayatım, akşama yemekte ne var?</p>
<p>Can yoldaşından yine cevap alamayan beyefendi, eşine olan mesafeyi on adıma düşürür ve tekrar aynı ses tonuyla sorar:</p>
<p>—Hayatım, akşama yemekte ne var?</p>
<p>Maalesef yine cevap alamaz ve kaygılanmakta ne kadar haklı olduğunu düşünür. Bu defa eşinin yanına beş adım mesafeye kadar gelip aynı ses tonuyla tekrar sorar:</p>
<p>—Hayatım, akşama yemekte ne var?</p>
<p>Aman Allah’ım! Hanımefendi beş adım yakınlıktaki bir mesafede bile işitemiyor. “Demek ki, hayat arkadaşım iyice sağır olmuş” diye düşünür ve eşinin tam yanına kadar yaklaşır ve aynı ses tonuyla aynı soruyu tekrar sorar.</p>
<p>—Hayatım, akşama yemekte ne var?</p>
<p>Hanımefendi, sinirli bir ifadeyle cevap verir:</p>
<p>—Allah aşkına bey! Akşam yemeğinde tavuk olduğunu tam beş defa söyledim. Sen benim sabrımı mı ölçüyorsun?</p>
<p>Bu cevap karşısında işitme engelinin, hayat arkadaşında değil de kendisinde olduğunu anlayan beyefendi şok olur ve tekrar doktorun yolunu tutar.</p>
<p>İnternet ortamında buna benzer öyküler okuduğumda, insanoğlunun dinlemeden anlamadan direk karşısındakini suçlamasını, hatayı hemen karşıda aramasını, mayasından gelen bir özellik olduğunu düşünürdüm. İnsanların hatayı karşıda aradığını vurgulayıp kendisinin masum olduğuna inandığını söylerken bile kendi adıma böyle bir yanılgıya düşmediğimi düşünürdüm. Ta ki, gerçeklerle yüzleşinceye kadar…</p>
<p>Çok büyük ve başarılı bir okulun öğrenci velilerine, <strong>“Eğitimde Aile Desteği”</strong> konulu seminer veriyordum. Stand up tadındaki seminerimize velilerin ilgisi yüksekti. Anne ve babalar bir yandan gülüyor diğer yandan, çocuklarının hayatında kendi hayatlarını yaşamaya çalıştıklarını fark ediyorlar ve duygulanıyorlardı. Seminerin, en can alıcı yerinde ön sırada oturan okul müdürünün cep telefonu çaldı. İster istemez hem benim hem de velilerin dikkati dağılmıştı. Telefon sekiz on defa çalmasına rağmen müdür bey telefona bakmadı. Aradan beş on dakika geçmişti ki, müdür beyin telefonu tekrar çalmaya başladı. Bir, iki, üç, dört… Telefon susmuyordu. Müdür beye imâlı bir şekilde bakıyorum ama hiç istifini bozmuyor. Dahası hiç alınmıyor bile. Lakin telefon ısrarla çalmaya devam ediyor. Artık dayanamadım ve müdür beyden, telefonunu kapatmasını rica ettim. Aldığım cevap gerçekten müthişti.</p>
<p>—Hocam, telefon sesi sizin çantanızdan geliyor.</p>
<p>Kulaklarıma kadar kızardığımı hatırlıyorum. Hem müdür beyden hem bütün velilerden özür diledim ve ekledim:</p>
<p>—Demek ki, insan hali. Ne kadar dikkat etsek de bazı hataları yineleyebiliyoruz.</p>
<p>İnsanoğlu, doğası gereği hata yapabilir. Hatasız kul olmaz, denildiği kadar vardır. Önemli olan, hatada ısrar etmemektir. Ve asıl önemli olan hatayı sürekli karşımızda aramamaktır. Elimizin işaret parmağı, suçlayarak  karşımızdakini gösterirken, aynı elimizin geriye kalan dört parmağının kendimizi gösterdiğini unutmayalım.</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not:Bu yazı <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> ve <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=339</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yurdumun Güzel İnsanları</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=328</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=328#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2010 12:54:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=328</guid>
		<description><![CDATA[Yurdumun Güzel İnsanları

Bir akşam evde, aile okuma saatinin sonuna doğru eşim, elindeki kitabı bana doğru uzattı. Okuduğu öyküden etkilenmişti ve benim de okumamı istiyordu:

	—Aile eğitim seminerlerinde, katılımcılarla paylaşabilirsin, benim çok hoşuma gitti.
	Eşimin bana uzattığı kitabı aldım ve öyküyü okudum. Benim de hoşuma gitmişti. Eşler arasında olması beklenen sadakatin ve özverinin uç noktasıydı öyküde anlatılan. Öykü şöyleydi: 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>            <strong>Yurdumun Güzel İnsanları</strong></p>
<p><a rel="attachment wp-att-329" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/08/kesikbaş-camii.jpg"><img class="size-medium wp-image-329 alignright" title="kesikbaş camii" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/08/kesikbaş-camii-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a>Bir akşam evde, aile okuma saatinin sonuna doğru eşim, elindeki kitabı bana doğru uzattı. Okuduğu öyküden etkilenmişti ve benim de okumamı istiyordu:</p>
<p>            —Aile eğitim seminerlerinde, katılımcılarla paylaşabilirsin, benim çok hoşuma gitti.</p>
<p>            Eşimin bana uzattığı kitabı aldım ve öyküyü okudum. Benim de hoşuma gitmişti. Eşler arasında olması beklenen sadakatin ve özverinin uç noktasıydı öyküde anlatılan. Öykü şöyleydi:<span id="more-328"></span></p>
<p>Yaşlı bir adam&#8230; Sabahın erken saatleri&#8230; Telaşlı adımlarla çıkar evinden. Küçük ama hızlı adımlarıyla sokakta ilerlemektedir. Birden bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanır. Hafif yaralanmıştır. Olayı görenler koştururlar, yerdeki yaşlı adamı kaldırır en yakın sağlık birimine ulaştırırlar. Önce pansuman yapılır yaşlı adama. Sonra biraz beklemesi gerektiğini, kırık gibi bir şeyin olup olmadığını anlamaları için röntgen çekilmesi gerektiğini söylerler.<br />
Yaşlı adam huzursuzlanmıştır. Acelesi vardır, bu nedenle röntgeni bekleyemeyeceğini söyler. Kendisine bu kadar acelesinin nedeni sorulduğunda da açıklamaya başlar.<br />
            —Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum.<br />
            —Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz, denir kendisine.<br />
            Yaşlı adam üzgün bir ifade ile:<br />
            —Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor.<br />
            —Ama madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?  <br />
            Yaşlı adamın sesi, itirazının gücünü vurgular:</p>
<p> <br />
            —Ama ben onun kim olduğunu biliyorum.</p>
<p>Bu öyküyü okuduktan sonra eşime yönelerek paylaşımı için teşekkür ettim ve ekledim:</p>
<p>—Bu öyküyü birçok sitede okudum ve sanırım yabancı kaynaklı bir yazı. Öyküdeki anlatılan olayı, verilen mesajı kesinlikle küçümsemiyorum. Ama olayda anlatılan bilinmeyen bir adam ve bir kadın. Ben sana bizim ülkemizden, bizim insanımızdan güzel bir örnek anlatmak istiyorum.</p>
<p>—Buyur seni dinliyorum.</p>
<p>—Tokat’ın Turhal ilçesinden, Yeşilırmak geçer. Tokat’tan Turhal’a girerken Cumhuriyet Caddesi’nin başlangıcı sayılabilecek noktada, küçük ama tarihi bir cami vardır. Kesikbaş Camii. Caminin avlusunda şadırvanı ve kıymetli eserlerden oluşan bir de kütüphanesi var.</p>
<p>—Herhalde camiyi anlatmayacaksın!</p>
<p>Eşimin sabırsızlandığını fark ettim ama  olayın kahramanı kadar olayın yaşandığı yeri de tasvir etmek istemiştim. Bu nedenle eşimin sorusunu duymamış gibi anlatmaya devam ettim:</p>
<p>—Caminin avlusunda doksan yaşlarında bir amca var. Esans türü güzel kokular satar. Yaşlı amcanın tezgâhının başına, yalnız varmadım. Çok güzel bir sebeple tanıştığım ve kendisi ile tanışmaktan dolayı onur duyduğum bir insan vardı yanımda. İsmi, Zekeriya Koç. Yıllarca bu ülkeye müftü, vaiz ve öğretmen olarak hizmet etmiş, nihayetinde emekli olmuş güzel bir insan. Temizliği, nezaketi, letafeti ve kibarlığı ile çok takdir ettiğim değerli bir dostum.</p>
<p>—Senden, Zekeriya Koç ismini çok duydum. Anlaşılan çok etkilenmişsin.</p>
<p>—Evet, çok etkilendim. Tanımış olsan sen de seversin. Neyse, Kesikbaş Camii avlusunda kaldık… Zekeriya Hoca, yaşlı amcadan esans olarak gül yağı istedi. Yaşlı amca, gül yağını uzattığında Zekeriya Hoca, benim koklamamı istedi. Hem gül yağından ikram etmiş olmak hem de kalite kontrol yaptırmak istiyordu. Oysa ben esans kullanmıyordum ve kalite kontrol yapacak düzeyde bu kokuları tanımıyordum. “Hocam, ben esans kullanmıyorum, kokuyu tanımıyorum” demedim. Onun nezaketi karşısında ben de kibarlığımı bozmamaya gayret ederek:</p>
<p>—Hocam, siz daha iyi bilirsiniz.</p>
<p>—Hayır canım hocam, ben bilemem!</p>
<p>—Neden Hocam?</p>
<p>—Çünkü benim koku alma duyum çok zayıf. Hatta hiç koku alamam diyebilirim.</p>
<p>—Peki, neden koku sürünüyorsunuz o zaman?</p>
<p>—Can yoldaşım, hayat arkadaşım bu kokuyu çok seviyor da onun için sürüyorum.</p>
<p>Bu sözle adeta şok olmuştum. Kendimi toparlamaya çalışarak tekrar sordum:</p>
<p>—Hocam, kaç senedir evlisiniz?</p>
<p>—Otuz altı yıl oldu hocam, bir yastığa baş koyalı.</p>
<p>—Maşallah! Otuz altı senedir hiç koku almadığız halde sadece eşiniz sevdiği için mi bu kokuyu sürüyorsunuz?</p>
<p>—Evet hocam. Otuz altı senedir, eşim mutlu olduğu için gül kokusu sürüyorum. Çünkü biz otuz altı senedir evliyiz ama daha yeni evli gibiyiz. Biz her görüşmemizi evlenmeden önce ilk görüşmemizin heyecanı ile ve her görüşmemizi son görüşmemizmiş gibi içten yaparız. Biz, birbirimizi çok seviyoruz.</p>
<p>—Harikasınız hocam! Allah mutluluğunuzu bozmasın.</p>
<p>Bu arada Zekeriya Hoca’nın cep telefonu çalıyordu. Benden müsaade istedi ve gülümseyerek telefonu açtı:</p>
<p>—Buyur gönlümün sultanı!</p>
<p>Sanırım Zekeriya Hoca’yı eşi arıyordu. Benden yaklaşık on adım uzakta, eşiyle telefon görüşmesi yaparken hem gülümsüyor hem de gözlerinin içi gülüyordu.</p>
<p>Aile içi iletişim ve aile eğitim seminerleri veren bir insan olarak, sevgili Zekeriya Koç Hocamdan öğreneceğim çok şey olduğunu anladım ve kendisini tanıdığım için bir kez daha mutlu oldum.</p>
<p>Eşim, beni sabırla dinledikten sonra gözleri nemli ve duygulu bir ses tonuyla dua etti:</p>
<p>—Allah herkese böyle güzel evlilikler nasip etsin!</p>
<p>Gerek web sitemdeki yazılarımda gerek kitaplarımda kendi yaşamımdan, ailemden örnekler vermek istemiyorum aslında. Benim de insan olarak güzel yanlarım ve hatalarım var. Kendi özel yaşamımı okunmak üzere sizlere servis yapmak niyetinde değilim. Lakin bu yazıda sizlerle paylaştığım örnek olayın kahramanı bir hayal ürünü değil. Şu anda halen yaşayan, tanınan, bilinen, kıymetli bir insan… Allah, ömrünüze bereket versin, mutluluğunuzu daim eylesin, sevgili Zekeriya Koç Hocam.</p>
<p>Evlilikte sadakat denildiği zaman; insan, eşi hayattayken, yanındayken, sağlıklıyken ve iyi gündeyken, mutlu etmeye çalışmak ve sadık kalmak, tek başına doğru değildir. Hayat arkadaşından uzaktayken, belki can yoldaşı hastayken ve belki kötü günler yaşıyorken eşinin mutluluğu için bir şeyler yapmaya çalışmak ve ona sadık kalmak, çok daha takdir edilecek bir yaklaşım biçimidir.</p>
<p>Evliliğin hiçbir zaman alış veriş olmadığını, hayatın bütün güzelliklerini ve güçlüklerini birlikte paylaşmaya çalışmak olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Almadan vermeye çalışmak, karşılık beklemeden güzellikler yapmaya gayret etmek mutlu bir hayat arkadaşlığının ilk adımları olacaktır. “Sen, bana ne verdin ki, ben senin için ne yapayım?” türünden inkârcı ve bencil yaklaşımlar, evliliklerin kısa ömürlü olmasına neden olmaktadır. Sevdiğinin hatırına ömür boyu tuzlu kahve içmek belki çok uç bir örnek olacaktır ama en azından birbirinin ağzının tadını bozmadan, hayatı paylaşmaya çalışmak daha makul bir yaklaşım tarzı olacaktır.</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="http://www.yusufyesilkaya.com/">www.yusufyesilkaya.com</a>             <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a></p>
<p>NOT: Bu yazı; <a href="http://www.yusufyesilkaya.com/">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> ve <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=328</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saymadım Kaç Gün Kaldı</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=316</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=316#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 14:35:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=316</guid>
		<description><![CDATA[Saymadım Kaç Gün Kaldı

	
	Sadık Bey, işini çok seven insanlara yararlı olabilmek için özel çaba harcayan, başarılı bir öğretmendi. İşine gösterdiği özeni, ailesinden esirgemezdi. İsmi Sadık olduğundan mıdır bilinmez ama hem işine hem de işine sadık bir insandı.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-319" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/07/saymadım-kaç-gün-kaldı.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-319" title="saymadım kaç gün kaldı" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/07/saymadım-kaç-gün-kaldı-247x300.jpg" alt="" width="247" height="300" /></a>            <strong>Saymadım Kaç Gün Kaldı</strong></p>
<p>            Sadık Bey, işini çok seven insanlara yararlı olabilmek için özel çaba harcayan, başarılı bir öğretmendi. İşine gösterdiği özeni, ailesinden esirgemezdi. İsmi Sadık olduğundan mıdır bilinmez ama hem işine hem de eşine sadık bir insandı.</p>
<p>            Mesleki alanda kendisini yetiştirmek için sürekli okuyup araştırıyor diğer yandan da hizmet içi eğitim kurslarını aksatmamaya çalışıyordu. Sınıfındaki özel eğitime muhtaç öğrencilere daha yararlı olabilmek için beş haftalık bir hizmet içi eğitim kursuna başvurmuştu. Başvurusuna olumlu cevap gelmiş ve beş haftalığına Kayseri’den Erzurum Hizmet içi Eğitim Merkezi’ne gitmişti.<span id="more-316"></span></p>
<p>             Erzurum’a varıp eğitim merkezine yerleştikten sonra ilk işi Zarife Hanım’ı aramak oldu. Can yoldaşına, sağlık haberlerini verdi. Çocuklarının, özellikle de henüz üç aylık olan Ömer’in durumunu sordu. Herkesin durumu iyiydi.</p>
<p>            Erzurum’da eğitimler başladığında, içi dolu bir seminer programı hazırlanmış olduğunu gördü. Öğretim görevlileri tarafından anlatılan konuları dikkatle dinledi. Kendi adına eksikliğini hissettiği konularda, kütüphaneye geçerek araştırmalar yaptı. Çalışmalarının odağında empatik yaklaşım tarzı olduğu için, bu çabası anlamsız kalmıyordu. İlgileneceği özel eğitime muhtaç öğrencilerden birinin de kendi çocuğu olabileceğini düşünüyor ve çocuklarının engelli olmadıkları için şükrediyordu.</p>
<p>            Eğitim merkezinde günlük dersler bittikten sonra evini aramayı ihmal etmiyordu. Yine bir gün dersler bittikten sonra, eğitim merkezinin bahçesine çıkmış sakin bir köşede eşi ile telefon görüşmesi yapıyordu. Bu arada gün  içerisinde teslim ettiği proje, aynı zamanda kurs müdürü olan ders hocasının dikkatini çekmiş ve projenin sahibi ile görüşmeyi düşünmüştü. Sekreterinden Sadık Bey’i bulmasını istemişti. Birkaç anons yapılmış ama Sadık Bey duymamıştı. Telefon görüşmesi bitip içeriye girdiğinde arkadaşları, kendisinin anons edildiğini söylediler. Danışmaya sorduğunda, eğitim merkezi müdürünün görüşmek istediğini söylediler. Merakla müdür beyin yanına vardı:</p>
<p>            —Müdür Bey, ben Sadık Çalışkan. Beni aramışsınız.</p>
<p>            —Evet Sadık Hocam. Anons yaptırdık ama duymadınız sanırım.</p>
<p>            —Bahçedeydim Hocam. Telefon görüşmesi yapıyordum da.</p>
<p>            —Önemli değil Sadık Bey. Bu gün teslim ettiğiniz projenizi inceliyorum. Gerçekten çok hoşuma gitti. Özel eğitim alanında daha önceden bir eğitim almış mıydınız?</p>
<p>            —Hayır müdür bey. İlk defa burada alıyorum.</p>
<p>            — Çok ilginç! Projenin içeriği çok zengin ve titiz bir çalışma olmuş. Konuya hâkim bir üslup kullanılmış. Tanışmak istemiştim. Zamanınız varsa çay içelim, sohbet edelim hocam.</p>
<p>—    Memnun olurum hocam.</p>
<p>            —Bu arada, sizi ders sonunda sürekli bahçede telefon ederken görüyorum. Bir terslik yoktur umarım.</p>
<p>            —Yok hocam, ailemle görüşüyorum.</p>
<p>            —Ailenize çok düşkünsünüz herhalde. Kaç gün kaldı kursun bitmesine?</p>
<p>            —Evet, aileme çok düşkünüm ama kursun bitimine kaç gün kaldığını henüz saymadım.</p>
<p>            —Neden saymadınız?</p>
<p>            —Sayacak zamanım olmadı.</p>
<p>            Sadık Bey’in son cümlesi, müdür beyde bir şok etkisi meydana getirmişti. Çünkü bu tür kurslara katılan kursiyerler, bir an evvel kursu bitirip belgeyi alarak evlerine dönmek isterlerdi. Ama Sadık Bey, kursu o denli ciddiye almıştı ki, eğitimin başlangıcını da sonunu da hesaplamamıştı bile.</p>
<p>            İşlerini önemseyip, ciddiyetle yürüten insanlarda, zamanı hakkıyla değerlendirme konusunda prensipli bir çalışma modeli gözlenir. Günü gün etme, takvimden o günün yaprağını koparırken o günü de kotarmış olma tutumu; bulundukları ortamda özgür iradeleriyle yaşamayan kişilere aittir.</p>
<p>            Ceza evlerindeki mahkûmlar, ellerine takvimlerini alıp geçen her günü sevinçle çizmeleri olağan bir durumdur. <strong>Necip Fazıl</strong>’ın:</p>
<p><strong><em>“Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Dakika düşelim senelik paydan!</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Zindanda dakika farksızdır aydan.</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Karıştır çayını zaman erisin;</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Köpük köpük, duman duman erisin.”</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>Mısralarında ifade ettiği gibi mahkûmların,  gerek sevdiklerine bir an evvel kavuşmaları bakımından gerekse dört duvar arasından kurtulmaları bakımından anlayışla karşılanacak bir davranış biçimidir.</p>
<p>            Bir misyon uğruna çalışma yürüten insanların çalışma ortamlarında ciddiyetsiz bir tutum sergilemeleri ve zamanı boşa geçirmeleri, boşa geçen zamana sevinmeleri anlayışla karşılanacak bir durum değildir.</p>
<p>            Ayrıca günü kotarma anlamında kopardığımız her takvim yaprağı ömrümüzden düşen sonbahar yaprağı gibidir. Biten günün sevinci değil, tükenen ömrün habercisidir. <strong>George Carlin</strong>’in zaman paradoksunda ifade ettiği gibi; <strong>“yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.”</strong></p>
<p>Yazara Mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a>    <a href="http://www.yusufyesilkaya.com/">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="http://www.yusufyesilkaya.com/">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> ve <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
<p><strong>Yusuf  YEŞİLKAYA&#8217;nın Seminer Programı:</strong></p>
<p><strong>16 Temmuz 2010 Cuma   Saat: 19:30</strong></p>
<p><strong>Aile Eğitim Semineri</strong></p>
<p><strong>Strasbourg Eyyub Sultan Cemiyeti Konferans Salonu</strong></p>
<p><strong>Strasbourg &#8211; FRANSA</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=316</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sınavım Var Biliyorsun</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=293</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=293#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 18:14:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=293</guid>
		<description><![CDATA[Sınavım Var Biliyorsun
	
	
	—Hayatım Nuri Bey rahatsızlanmış, hastanede yatıyormuş.

	—Nesi varmış?

	—Kalp krizi geçirmiş.

	—Ya öylemi? Çok üzüldüm.

	—Geçmiş olsuna gitsek iyi olur sanırım.

	—Ya iyi de oğlanın sınavı var biliyorsun.

	—Oğlanı evde yalnız bıraksak, biz bir yarım saat gidip gelsek olmaz mı?

	—Olur mu Haşmet? Altıncı sınıf öğrencisi bir çocuk akşamın bu saatinde evde yalnız bırakılır mı hiç!

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-294" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/05/sınavım-var-rresim.jpg"><img class="size-medium wp-image-294 alignright" title="sınavım var rresim" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/05/sınavım-var-rresim-225x300.jpg" alt="" width="172" height="229" /></a>—Hayatım Nuri Bey rahatsızlanmış, hastanede yatıyormuş.</p>
<p>—Nesi varmış?</p>
<p>—Kalp krizi geçirmiş.</p>
<p>—Ya öylemi? Çok üzüldüm.</p>
<p>—Geçmiş olsuna gitsek iyi olur sanırım.</p>
<p>—Ya iyi de oğlanın sınavı var biliyorsun.</p>
<p>—Oğlanı evde yalnız bıraksak, biz bir yarım saat gidip gelsek olmaz mı?<span id="more-293"></span></p>
<p>—Olur mu Haşmet? Altıncı sınıf öğrencisi bir çocuk akşamın bu saatinde evde yalnız bırakılır mı hiç!</p>
<p>—Doğru söylüyorsun Gülay ama Nuri Bey de en yakın aile dostumuz. Bugün yanında olmazsak ne zaman yanında olacağız?</p>
<p>—Yarın gitsek geç olur. Ne yapsak acaba? En iyisi sen yalnız git şimdi. Yarın Alper okula gidince ben de gider hem Naci Beye hem Sacide’ye geçmiş olsun derim.</p>
<p>—Ne yapalım artık öyle olsun bari. En iyisi ben şimdi gideyim, belki bir ihtiyaçları olursa yardımım dokunur.</p>
<p>—Tamam canım hadi güle güle! Benim de selamımı söyle.</p>
<p>—Aleyküm selam canım.  Oğlana dikkat et. Morali bozulmasın aman!</p>
<p>—Tamam canım hadi hoşça kal!</p>
<p>Haşmet Bey, en yakın aile dostunun kalp krizi gibi çok ciddi bir sağlık sorununda bile yanında olurken zorlandı. Kolay değil, oğlu Alper’in sınavı vardı.</p>
<p>Geçmiş yıllarda liselere giriş sınavının adı OKS idi. Şimdilerde sürecin adı SBS. Yarın ne olur onu bilemiyoruz. Üniversitelere giriş için uygulanan sınavların adı ise sürekli değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. O da sınavlar sürekli var. Ve her geçen gün koşullar daha da ağırlaşıyor. Rekabet daha kızışıyor.</p>
<p>Gelişen süreci az çok takip edebilen veliler artık biliyorlar ki, iyi bir üniversitede okuyabilmenin ilk adımı iyi bir lisede öğrenim görmekten geçiyor. Daha açık bir ifade ile ilköğretim sonunda iyi bir lisede okuma hakkını elde edemeyen öğrenciler, çok büyük bir sürpriz yapmazlarsa ya üniversite sınavını kazanamıyorlar ya da kaliteli bir bölümde okuma hakkını elde edemiyorlar.</p>
<p>Öğrencilerini sınava hazırlayan velilerin içinde bulunduğu koşulları inceleyecek olursak; liselere giriş için yapılan sınavlar ile üniversite sınavlarını ehemmiyet açısından bir bütün olarak görüyorlar. Mevcut öğretim sistemi içerisinde öğrenciler en geç altıncı sınıfta, zorunlu olarak öğrenim gördükleri okul derslerine ilave olarak imkânlar ölçüsünde özel öğretmen veya dershane desteğine başvurmaktadır.</p>
<p>Sınavlara hazırlanan öğrenciler açısından ise durum çok farklı değildir. Ya bu acımasız rekabet koşullarını kabullenip kıyasıya rekabet edecekler ya da pes edecekler. Hayat rüzgarının, kendilerini sürüklediği yerlere gitmeye razı olacaklar.</p>
<p>Sınava hazırlanan öğrencisi bulunan bazı veliler, işi o denli sıkı tutuyorlar ki, bütün bir sınav sezonu sosyal yaşamdan adeta kopuyorlar. Sinema, tiyatro, eğlence zaten yok. Bunlara ilave olarak, koca bir sezonda aile dostlarına gezmeye gitmiyorlar, misafir kabul etmiyorlar. Çocuklarının moralini bozacak, motivasyonunu düşürecek her türlü krizden uzak duruyorlar.</p>
<p>Bütün bunlar, alt tarafı bir sınav için yapmaya, yaşamaya değer mi? Aslında bu konu da bir tercih meselesidir. Bazı aileler sınavda başarılı olmayı, her şey olarak algılayıp bütün yaşamlarını sınavlara göre dizayn ederken, bazı aileler de kendi hayatlarını yaşıyorlar. Bu tercihler, durup dururken yapılmıyor elbette! Öğrencinin başarı durumu, okumaya karşı istekli oluşu, ailenin sosyal yapısı ve ekonomik düzeyi bu tercihlerin yapılmasında önemli rol oynamaktadır.</p>
<p>Öğrencilerin adeta at yarışına hazırlanır gibi sınav maratonu için koşuşturmaları sonucunda, çocukluk dediğimiz süreç ortadan kayboluyor. Çocukluğunu yaşayamadan büyüyor insanlar. Okul, dershane, etüd çalışmaları, deneme sınavları, konu anlatımları, yaprak testler derken, çocukların avuçlarından kayıverip gidiyor en güzel yılları. İşin esprisi bir yana, parklarda torunları ile oynayan dedeleri ve nineleri görürseniz hoş görün ne olur. Sınavlardan dolayı çocukluğunu yaşayamayan, ekmek kaygısı yüzünden gençliğini yaşayamayan insanlar, emekli olduktan sonra torunları ile nostalji yapmak zorunda kalıyorlar, tabi yapabilirlerse…</p>
<p>Karamsar bir tablo çizmek değil niyetim elbette. Israrla vurguladığım bir ayrıntıyı tekrar vurgulamak istiyorum: Yaşadığımız hayatın provası yoktur. Müsvedde yaşamıyoruz hayatı. Tekrar tekrar yaşama şansımız da olmayacak. Bu nedenle yaşadığımız hayatı en güzel yaşamak zorundayız. Hakkını vererek, dolu dolu yaşamak…  Asıl kazancımız, bu olacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Yusuf Yeşilkaya’nın Seminer Programı:</span></strong></p>
<p><strong>14 Mayıs 2010 Cuma Saat: 19.00</p>
<p>ESKAD 1.Kıbrıs Gençlik Şöleni</p>
<p>Yarim Düğün Salonu Lefkoşa – KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ</p>
<p>15 Mayıs 2010 Cumartesi Saat: 19.00</p>
<p>ESKAD Girne Şubesi &#8211; KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ</strong></p>
<p>Yazara mesaj. <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı; <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> ve <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=293</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kıskanırım Seni Ben</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=282</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=282#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Apr 2010 16:28:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=282</guid>
		<description><![CDATA[Suzan, liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanamamıştı. Meslek edinme ve el becerisini geliştirme kurslarına devam ediyordu. Bilgisayar kullanım kursuna gittiği sırada aynı mahalleden Emir’le tanıştı. Hoş çocuktu Emir. Anne ve babası iyi insanlardı. Kendisinin de kötü bir alışkanlığı yoktu. Emir küçük bir şirketin muhasebe bölümünde çalışıyordu. Gelişen teknolojiye uyum sağlayabilmek için bilgisayar kursuna kayıt yaptırmıştı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Suza<a rel="attachment wp-att-283" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/04/kıskanırım-resim.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-283" title="kıskanırım resim" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/04/kıskanırım-resim-300x264.jpg" alt="" width="227" height="195" /></a>n, liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanamamıştı. Meslek edinme ve el becerisini geliştirme kurslarına devam ediyordu. Bilgisayar kullanım kursuna gittiği sırada aynı mahalleden Emir’le tanıştı. Hoş çocuktu Emir. Anne ve babası iyi insanlardı. Kendisinin de kötü bir alışkanlığı yoktu. Emir küçük bir şirketin muhasebe bölümünde çalışıyordu. Gelişen teknolojiye uyum sağlayabilmek için bilgisayar kursuna kayıt yaptırmıştı.</p>
<p><span id="more-282"></span></p>
<p>Emir ile Suzan, tanıştıktan kısa bir üre sonra ilişkilerini ilerletmeye karar verdiler. Ailelerine haber vererek nişanlandılar. Nişanlı oldukları için daha rahat görüşebiliyorlardı. Birbirlerini gerçekten çok seviyorlardı.</p>
<p>Suzan, bir gün Emir’in çalıştığı şirkete gitti. Emir ile aynı ofiste çalışan bayan elemanları gördü. Çalışma ortamı içerisindeki sosyal ilişkilerini kıskanmaya başladı. Bunu Emir’e söylemedi ama içten içe ofisteki kızlara kin duymaya başladı. Havadan sudan bahaneler üreterek, Emir’i ziyaret etmeye başladı. Daha doğrusu Emir’in bayan çalışma arkadaşları ile sosyal ilişkilerini denetlemeye başladı.</p>
<p>Suzan’ın, işyerine yaptığı ziyaretlere önce mutlu olan Emir, bu ziyaretlerin asıl amacının özlem gidermek değil de teftiş yapmak olduğunu hissedince Suzan’a karşı memnuniyetsizliğini hissettirmeye başladı. Suzan bu hoşnutsuzluğu hissetmiş olmasına rağmen vurdumduymaz davrandı. Nişanlısını denetlemenin başka yolu yoktu. Suzan ofise her geldiğinde güler yüzle karşılayan Emir, denetlemelerle birlikte nişanlısına surat asmaya başladı. Bir gün yine Suzan ofise geldiğinde, Emir’in iş arkadaşları fısıldayarak gülmeye başladılar:</p>
<p>-Geldi bizim müfettiş!</p>
<p>Bu sözler Emir’in kulağına gelmişti. Suzan’a döndü ve kaşlarını çatarak sordu:</p>
<p>-Ne var? Niye geldin?</p>
<p>-Ya niye gelmeyeyim! Sen benim nişanlım değil misin?</p>
<p>-Evet nişanlıyız Suzan ama burası ciddi bir iş yeri. Öyle ikide bir gel git olmaz! Anladın mı canım?</p>
<p>-Rahatsız mı oldun canım?</p>
<p>-Evet rahatsız oldum canım. Görüyorsun ki çalışıyorum.</p>
<p>-Ben senin çalışmanı bilirim. Onu gel sen benim külahıma anlat!</p>
<p>-Ne demek istiyorsun Suzan?</p>
<p>-Ne demek istediğimi arkadaşların anladı Emir.</p>
<p>-Arkadaşlarımı bu işe karıştırma!</p>
<p>-Ne oldu? Kıyamadın mı arkadaşlarına?</p>
<p>-Bak hala arkadaşların diyor ya!</p>
<p>-Aman aman al arkadaşların senin olsun! Ben gidiyorum işte!</p>
<p>-Gittiğin olsun da bir daha…</p>
<p>-Söyle söyle… Ben biliyordum zaten artık beni sevmediğini.</p>
<p>Suzan, çalımla işyerini terk etti. İş yeri sahibi Zafer Bey gürültüyü merak ederek ofisinden çıktı.</p>
<p>-Arkadaşlar, ne oluyor ya?</p>
<p>Bu soruya Emir cevap vermek zorunda kaldı:</p>
<p>-Affedersiniz Zafer Bey! Suzan gelmişti de…</p>
<p>-Suzan gelmişse ne olmuş Emir? Hem Suzan senin nişanlın değil mi?</p>
<p>-Olmaz olsaydı Zafer Bey!</p>
<p>-Ne dediğinin farkında mısın oğlum sen? Hele sen benim ofise gel bakalım bir. Kızım bize iki kahve söyleyin!</p>
<p>Zafer Bey ve Emir, ofise geçtiler. Önce bir süre sessiz kaldılar. Emir’in kendisini toparlamasına fırsat vermek istedi. Zafer Bey, Emir’e karşı bir çalışanı gibi değil, bir arkadaşı gibi davranmıştı hep. Yine öyle yaptı. Elini Emir’in omzuna koydu ve yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:</p>
<p>-Neler oluyor Emir? Benimle paylaşmak ister misin?</p>
<p>-Bir şey olduğu yok Zafer Bey. Suzan, ikide bir ofise gelip duruyor.</p>
<p>-Ne var arkadaş bunda problem çıkartacak? Nişanlın değil mi Suzan? Gelir, gider.</p>
<p>-Adam gibi gelip gitse can kurban Zafer Bey. Her geldiğinde bir arıza çıkartıyor. Diğer arkadaşların yanında küçük düşürüyor beni.</p>
<p>Zafer Bey, bıyık altından gülmeye başladı:</p>
<p>-Şuna kıskançlık krizi diyelim mi?</p>
<p>-Hem de ne kriz Zafer Bey! Nişanlandık diye dişi sineğe dahi selam verdirmeyecek elinden gelse. Siz de biliyorsunuz ki, ofiste çalışan bayan arkadaşlar, kardeşim gibidir. Herkes ciddiyetle işini takip ediyor.</p>
<p>-Sen bunları Suzan’la konuştu mu?</p>
<p>-Hem de kaç kez konuştum. Konuşmaz olur muyum?</p>
<p>-Eeeee! Ne olacak şimdi?</p>
<p>-Ne bileyim Zafer Bey? Ama her gün birbirimiz kırıyoruz ve her geçen gün birbirimizden soğuduğumuzu hissediyorum.</p>
<p>-İşte bu kötü evlat!</p>
<p>Kapı vuruldu, çaycı hanım kahveleri getirdi. Çaycı hanım, ofisten çıkıncaya kadar sessizlik oldu. Kapı tekrar kapandıktan sonra, Zafer Bey konuşmaya başladı:</p>
<p>-Bak Emir! Sen benim kardeşim gibisin. Suzan ile kendi isteğinle ve severek nişanlandığında gerçekten çok sevindim. Hem kendisi hem de ailesi temiz insanlar. Ne var ki mutlu olmak için bunlar yeterli olmayabiliyor. Nişanlı olmak, evliliğe atılan ilk adımdır. Ama bir o kadar da evliliğe hazırlık ve birbirini tanıma sürecidir. Lütfen birbirinizi iyi tanıyın. Ve daha evlenmeden aranızdaki sevgiyi saygıyı kaybetmeyin.</p>
<p>-Zafer Bey, ben Suzan’ı çok seviyorum. İstese canımı bile veririm. Ama bana güvenmediği zaman ondan çok soğuyorum. Neredeyse onu bir daha görmek istemiyorum. Hayır yani güvenini zedeleyecek bir şey yapsam anlayacağım ama sabah geliyoruz akşam eve zor düşüyoruz. Gözümüzü açacak zamanımız mı oluyor?</p>
<p>-O da zaten dışarıya bir şey demiyor anladığım kadarıyla. Buradaki çalışma arkadaşlarınla problemi var sanırım. Ama bu işin sonu yok Emir! Bugün ofisteki arkadaşlarını kıskanır, yarın sokaktaki bayanları. Bence siz en iyisi, bir aile danışmanına gidin.</p>
<p>-Biz evli değiliz ki aile danışmanına gidelim.</p>
<p>-Bence evlenmeden gidilmeli. Evlendikten sonra mecbur kaldığın için gidiyorsun zaten. Ama o zaman geç olabiliyor.</p>
<p>-Ne yapalım, gidelim bari.</p>
<p>-Faydasını görürsünüz merak etmeyin. Hadi biraz rahatla aslanım. Kasma kendini o kadar!</p>
<p>Emir, Zafer Bey’in ofisinden çıkarak kendi çalışma odasına geçti. Kendisini işine verebildiği kadar çalışmaya çalıştı. Ancak Suzan cephesinde de işler farklı değildi. Bir hışımla nişanlısının yanından ayrılan Suzan doğruca evin yolunu tuttu. Kafasında türlü türlü düşünceler, suratından düşen bin parça oluyordu. Kapıda kızını gören annesi çok şaşırmıştı:</p>
<p>-Hayırdır kızım! Kötü bir şey mi oldu?</p>
<p>-Olmuyor anne olmuyor! Ben ne kadar zorlasam da olmuyor.</p>
<p>-Dur kızım sakin ol! Olmayan ne?</p>
<p>-Emir… Damadın…</p>
<p>-Bir şey mi oldu Emir’e?</p>
<p>-Ona bir şey olduğu yok. Emir bana yapıyor eziyeti. Sırf bana nispet olsun diye çalıştığı yerdeki kızlarla samimi oluyor. Bir görsen kızların içine düşecek neredeyse… Hadi sinirlenmeyeyim hadi görmeyeyim diyorum, bu sefer de iş yerine gittiğime kızıyor.</p>
<p>-Dur kızım, sakin ol önce bir hele! Sen şimdi Emir’in yanından mı geliyorsun? Tane tane anlat bakalım şu işin aslını!</p>
<p>Suzan, nişanlısı ile ilgili problemleri annesine anlattı. Ama sadece kendi penceresinden bakarak. Emir’in düştüğü sıkıntılı durumlardan hiç söz etmedi bile. Lakin Ayla Hanım, güngörmüş bir hanımdı. Kızının anlattıklarını dinledi dinlemesine ama satır aralarını da iyi okudu. Suzan’ın ellerini avuçlarının içine aldı ve anne şefkatiyle konuşmaya başladı:</p>
<p>-Bak Suzan’ım. Nişanlın seni çok seviyor. Tamam sen de onu çok seviyorsun ama Emir’i çok sık boğaz etmişsin. Buna gerek yok ki güzelim. Hem ortada küsecek bir sebep yok. Sadece sebep oluşturmaya çalışıyorsunuz. Hem sen, Emir’in sana karşı yanlış bir davranışını gördün mü? Buna kendi gözünle tanık oldun mu?</p>
<p>Suzan bir süre sessiz kaldı. Sonra nazlanarak cevap verdi:</p>
<p>-Hayır, görmedim. Ama ya olursa…</p>
<p>-İşte bunu yapma!</p>
<p>-Sen kızından yana mısın yoksa elin oğlundan yana mısın?</p>
<p>- O nasıl söz kızım? Elin oğlu dediğin, senin nişanlın! Nişanlına güvenmelisin. Güvenmek zorundasın. Vesvese ile hareket etme!</p>
<p>-Şimdi ben mi suçlu oldum yine?</p>
<p>-Tam olarak değil. Ama testi kırıldıktan sonra sen suçlu olsan ne oluuuur Emir suçlu olsu ne olur?</p>
<p>-Ne testisi ne suçu?</p>
<p>-Kızım gözünü aç! Masum oğlanı sıkıştırıp durma! Sıkboğaz edip durursan kuşu elinde öldürürsün. Seni bırakırsa testiyi kırmak ne demek o zaman anlarsın. Bildiğin bir şey varsa söyle hep beraber çözüm arayalım. Yoksa eziyet edip durma çocuğa.</p>
<p>Anne ve kız bir süre öylece kaldılar. Ayla Hanım, kızının yüreğine ve davranışlarına karşı bir ayna tutmayı başarmıştı. Suzan, odasına çekildi ve kendi kendini sorgulama imkanı buldu. Yaptığının yanlış olduğunu anladı. Akşamüzeri evlerinin altındaki pastaneden tatlı ve tuzlu pastalar aldı. Güzel bir hediye paketi yaptırarak Emir’in yanına vardı. Bu defa hem Emir hem diğer kızlar çok şaşırmışlardı. Suzan niye gelmişti acaba?</p>
<p>-Buyurun arkadaşlar! Size pasta getirdim. Beş çayınızı benimle paylaşır mısınız?</p>
<p>Herkes çok şaşırmıştı ama bu duruma en çok sevinen Emir olmuştu. Hep birlikte pasta yediler, çay içtiler. Bu defa güldüler, eğlendiler. Herkes mutluydu.</p>
<p>İnsanın sevdiğini kıskanması kadar doğal bir şey yok aslında. Ancak kıskanma duygusunun yerini, zamanını belki de dozunu iyi ayarlamak gerek. Hani ortada fol yok yumurta yok diyebileceğimiz bir durumda kıskanma krizlerine girmek hem kendimize hem de sevdiklerimize zara verir.</p>
<p>Kıskanmanın temelinde sahip olma duygusu ve koruma çabası yer almaktadır. Dozu iyi ayarlandığı takdirde güzel bir duygudur. Sevdiğine sahip çıkma ve değer verme anlamını verebilirse ilişki için yararlı olabilir. Ama hastalık düzeyinde bir kıskançlığın temelinde sadakatsizlik ve güvensizlik duyguları yer alır ki, bu durumun hiç kimseye faydası olmaz.</p>
<p>Seranın üzerini naylon ya da camla kaplamak, içindeki ürünlerin soğuktan, fırtınadan, ayazdan korunmasına yardımcı olur. Sera içinde yetiştirilen ürünler, kış mevsiminde olmuş olsa bile soğuk almadan yetişirler. Sera üzerindeki naylon veya cam kaplamayı çıkarırsanız bitkiler soğuk alır, donar ve ziyan olur. Tam tersi bir yaklaşımla seranın üzerini şeffaf olmayan bir metal ile kaplayacak olursak, seranın içi karanlık olmakla kalmaz, bitkileri güneşten mahrum etmiş oluruz. Metal kaplama içerisindeki bitkilerin sonu ölümden başka bir şey olmayacaktır.</p>
<p>Sevgi, saygı, sadakat ve güven temelinde oluşturulan ve sürdürülen ilişkilerde, kıskançlığa yer yoktur. Bu temel sağlam oluşturulmuş ise sevdiklerimiz kendilerine ve bize zarar verecek davranışlardan sakınırlar. Kıskançlığa sebep teşkil edecek davranışlara fırsat bile vermezler.</p>
<p>“Dervişin fikri ne ise zikri de o olur” atasözünde ifade edildiği üzere aslında insan, herkesi kendi gibi görür. Yani insanın zihninde yaşadığı dünyayı dışarıya yansıtmasıdır, bir başka anlatımla. Veya dışarıda yaşanan her şeyin de kendi zihninde yaşattığı gibi olduğunu düşünür. Ne anlama geliyor bu satırlar diyecek olursanız, açılayayım:</p>
<p>Hastalık düzeyinde kıskanmanızın sebebi nedir diye sorsalar kıskanan kişiye, büyük bir olasılıkla sevdiğinin yanlış bir şey yapmasından veya sevdiğine yanlış yapılmasından endişe ettiği için böyle davrandığını ifade edecektir. İşte o zaman şu cevap hakkı doğacaktır:</p>
<p>Mademki sevdiğinin yanlış bir şey yapacağını düşünüyorsun o halde sen de ona yanlış yapmayı düşünüyorsun. Belki çok doğru bir düşünsel temele dayanmayabilir ama insanlar, yaptıkları işlere göre değerlendirilir. Yapılan icraata göre niyetleri sorgulanır. Yoksa kimse kimsenin kalbini açıp niyetini okuyamaz. Kim yaparsa yapsın, niyet okuyuculuk doğru bir davranış biçimi değildir. Yani insanları söylediklerine göre değil, bizim zihnimizdeki söylemek istedikleri ile yargılamak haksızlık olmaz mı?</p>
<p>Kuru kıskançlık yüzünden, yaşamı kendimize ve sevdiklerimize çekilmez etmek gerçekten çok yazıktır. Sonunda bizi sevecek ve bizim de onu seveceğimiz bir insan bulamayabiliriz. Bu nedenle sevdiklerimizi kıskanarak değil, severek ve destek olarak korumak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesil</a><a href="../">kaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=282</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yol Arkadaşım Olur musun?</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=265</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=265#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2010 17:19:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=265</guid>
		<description><![CDATA[Yol Arkadaşım Olur musun?
	
	Tarık Bey, bir konfeksiyon fabrikasının sahibiydi. Gelişen teknolojiyi ve yönetim becerilerini iyi takip ettiği için işleri yolundaydı. Üretim,  pazarlama departmanındaki müdürleri çok yetenekliydi. Bu alanda bir problem yaşamıyordu. Ama kaliteli bir finans müdürüne ihtiyacı vardı. Başka bir şirkette finans müdürü olarak görev yapan Avni Bey’i transfer etmeyi düşünüyordu.

	Avni Bey, iyi bir üniversitede ekonomi eğitimi görmüş, mezuniyet sonrası saygın şirketlerin muhasebe departmanında çalışarak kendisini yetiştirmişti. Mesleki eğitiminin yanı sıra iyi bir aile eğitimi almış olan Avni Bey, kimsenin hakkını yememeye ve yedirmemeye özen gösterirdi.
Yol Arkadaşım Olur musun?
	
	Tarık Bey, bir konfeksiyon fabrikasının sahibiydi. Gelişen teknolojiyi ve yönetim becerilerini iyi takip ettiği için işleri yolundaydı. Üretim,  pazarlama departmanındaki müdürleri çok yetenekliydi. Bu alanda bir problem yaşamıyordu. Ama kaliteli bir finans müdürüne ihtiyacı vardı. Başka bir şirkette finans müdürü olarak görev yapan Avni Bey’i transfer etmeyi düşünüyordu.

	Avni Bey, iyi bir üniversitede ekonomi eğitimi görmüş, mezuniyet sonrası saygın şirketlerin muhasebe departmanında çalışarak kendisini yetiştirmişti. Mesleki eğitiminin yanı sıra iyi bir aile eğitimi almış olan Avni Bey, kimsenin hakkını yememeye ve yedirmemeye özen gösterirdi.

	Tarık Bey, hazır giyim fuarı için üç günlüğüne Antalya’ya gidecekti. Davetiye iki kişilikti. Bu defa yanında Avni Bey’i götürmek istiyordu. Transfer teklifini yineleme imkânı olabilirdi. Ayrıca bu tip fuarlarda kendi sektörlerini yakından izleme olanağı buldukları gibi kısa bir tatil, yoğun iş temposundan küçük bir kaçamak yapma fırsatı da bulmuş oluyorlardı. Avni Bey’e fuara birlikte gitme önerisini iletti ve olumlu cevap aldı. 

	Cuma sabahı ilk uçakla Antalya’ya uçtular. Havaalanından otele geçerek odalarına yerleştiler ve fuarın açılışına katıldılar. Zaten deniz kenarında bulunan otelde, öğleden sonrasını denize girerek geçirdiler. Akşam yemeğini otelin terasında yediler. Tarık Bey, Avni Bey’e ikram olsun diye bir büyük şişe, şarap ısmarlamıştı. Garson içkiyi getirip Avni Bey’in bardağına uzandığında, Avni Bey eliyle bardağın üzerini kapattı. Tarık Bey bozulmuştu:

	—Avniciğim şarap sevmiyor musun? O zaman sizin için rakı söyleyelim. 

	—Hayır Tarık Bey, ben alkol kullanmıyorum.

	—Amma da yaptın Avni Bey! Bu güzel Akdeniz akşamında iki kadeh atsak ne olur ki? 

	—Ben alkol almıyorum sadece. Bunun sizinle ya da bir başkası ile ilgisi yok.

	—Ne bileyim Avni Bey, ben de sizi çağdaş bir insan olarak tanıdığımı zannediyordum.

	—Alkol almakla çağdaşlığın ne ilgisi var Tarık Bey?

	—Olmaz olur mu efendim. Biz sana iş ortamında iç demiyoruz ki! Şunun şurasında üç günlük iş gezisine gelmişiz. Ortam olmuş, içiyoruz. Sen de bizi alkolik ettin!

	—Aman efendim estağfurullah! Ben öyle bir şey söylemedim. Prensip olarak ben alkol almıyorum, hepsi o!

	—Öyle olsun Avni Bey! Siz şimdi karşımızda oturan ve bizimle ilgilenmek isteyen hanımlara da bakmazsınız…

	—Hanımlar neden bizimle ilgilenecek ki? Bizim ilgiye mi ihtiyacımız var?

	—Saflığa vurup işten sıyrılmak istiyorsunuz ama bu işten kurtuluşunuz yok.

	—Anlamadım efendim hangi işten?

	—Yeme bizi Avni Bey! Hanımlar diyorum, bizimle ilgilenmek istiyorlar diyorum, kaçamak diyorum…

	—Teessüf ederim Tarık Bey! Biz evli barklı insanlarız. Çoluk çocuğumuz var. Böyle şeyler bize yakışır mı?

	—Nikâhına al demiyoruz canım. Şurada gönül eğlendiriyoruz. 

	—Benim bildiğim buna gönül eğlendirme denmez Tarık Bey! Bu olsa olsa ihanet olur!

	—Valla bizi yerden yere vurdunuz Avni Bey. Bir hain olmadığımız kalmıştı, sayenizde onu da olduk. 

	—Aman efendim siz ihanet etmediniz ki hain olasınız. 

	—Şimdi bizi bekleyen bu hanımları geri mi göndereceğiz?

	—O sizin sorununuz Tarık Bey. Benim için beklemeyecekleri kesin. 

	—O kadar kesin yani?

	—Evet o kadar kesin!

	—Yahu bir kerecikten ne çıkar?

	—Çok şey çıkar Tarık Bey, çok şey! Çünkü yalan bir kere söylenmez. Yalanı örtmek için başka yalan söylenir. Yalan, yalanı doğurur.

	—Ne diyeyim, size mutlu yuvanızda saadetler dilerim.

	—Teşekkür ederim.

	Yemekten sonra Tarık Bey, kendisini bekleyen bayanlarla odasına çekilirken, Avni Bey, ay ışığında sahilde yürüyüşe çıktı. Kendi zihninde yücelttiği Tarık Bey ile ilgili düşüncelerini tekrar sorguladı. Tarık Bey’den aldığı iş teklifini düşündü. 

	Ertesi gün, her ikisi de fuar alanında kendi işleri ile ilgili gözlemlerini sürdürdüler. Akşam olduğunda Avni Bey sahile, Tarık Bey odasına geçti aynı usulde. Pazar günü kapanış programının ardından uçakla İstanbul’a döndüler. Tarık Bey, gökyüzünde bile boş durmuyordu. Avni Bey’e dönerek:

	—Avni Bey, söylemeye gerek yok sanırım.

	—Neyi Tarık Bey?

	—Antalya’da yaşananlar Antalya’da kalır. Ne de olsa bizim de evimiz, eşimiz ve çocuklarımız var. Anlıyorsun değil mi?

	—Anlıyorum Tarık Bey.

	—Hah şöyleee! Hem siz profesyonel bir iş adamısınız. Size önerdiğim finans müdürlüğü teklifim halen geçerli. Ama siz henüz cevap vermediniz. 

	—Peki o zaman cevap veriyorum…

	—Lütfen evet deyin.

	—Hayır!

	—Hayır? Ciddi olamazsınız.

	—Çok ciddiyim. Teklifinizi kabul etmiyorum.

	—Ama maaşınızın iki katını önermiştim.

	—Sorun para değil Tarık Bey.

	—Peki ne o zaman? Hani Antalya Antalya’da kalmıştı.

	—Ben sadece şu anda çalıştığım iş ortamını seviyorum ve iş yerimden ayrılmak istemiyorum.

	—Demek öyle… Ne diyelim… Reddedilmenin kibarcası bu olsa gerek. 

	İstanbul’a indiklerinde her ikisi de otoparktan araçlarına binerek evlerine doğru hareket ettiler. Avni Bey’in yüreğinde eşine ve çocuklarına karşı özlem vardı. Eşine ve çocuklarına tertemiz bir ruh ve bedenle sarıldı. Oysa Tarık Bey’in üzerinde ve ruhunda ihanet kokusu vardı. Belki de olayın en kötü yanı Tarık Bey, yaptığı hatayı hata olarak görmüyor, bunu bir hak olarak düşünüyordu. Otelin alışveriş merkezinden eşine ve çocuklarına aldığı hediyelerle zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyordu. 

	Bir insanın dürüstlüğü, belki de başkalarından önce kendisine karşı açık tavrıyla ilgilidir. Daha yalın ifadeyle, kendisine karşı dürüst davranmayan bir insandan ailesine, arkadaşlarına ve çevresine karşı dürüst olmasını bekleyemeyiz. 

	Dürüst olup olmamak farklı bir yazı konusu olabilir ama bu yazımızda insanları tanıma yöntemlerinden sadece bir tanesini irdelemeye çalıştım. Çünkü bir insanı tanıyabilmek için fiziksel görünümüne bakarak yargıya varmak çok zordur. Fiziksel görünüm kişi hakkında ipuçları verebilir. Bu mümkündür. Ancak bir insanı gerçekten tanıyabilmek için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir. 

	Bir insanı tanıyabilmek için o kişi ile aynı ortamda çalışmak veya yakın komşuluk yapmak, kişi hakkında bir kanaat sahibi olmamıza yardımcı olabilir. Komşuluktan amacımız, elli haneli bir apartmanda yaşayıp kapı komşusunu tanımadan komşuluk yapmak değildir. Gerçek komşu, akrabadan daha yakın olabilmektedir. Sevincini ve kederini önce komşu ile paylaşabilmek, herhangi bir problem yaşandığında akraba eli uzanıncaya kadar komşu eliyle çözüme ulaşmak, çözüm yolunda mesafe kat etmektir. 

	İnsanları tanıyabilmek için en önemli araçlardan birisi de kişi hakkında kanaat sahibi olacak kadar yolculuk yapmaktır. Tıpkı öykümüzdeki Avni Bey ve Tarık Bey örneğinde olduğu gibi insanların bir birlerine gerçek karakterleri ile ortaya çıkmalarıdır. Öykümüzdeki Tarık Bey ve Avni Bey, birbirlerini gerçekten tanıyorlar. Birbirlerini sevip sevmemeleri onların seçimidir. Dahası niçin sevdiklerini ya da niçin sevmediklerini biliyorlar. B nedenle yol arkadaşlığı gerekten çok önemlidir. Dostuna sahip çıkma veya adam satma şeklinde nitelendirilen durumlar, bu tür yolculuklarda belli olur. 

	Kişileri tanımanın en güzel yollarından biri de hiç kuşkusuz alış veriş yapmaktır. İnsanların duruşu, karakterinin ölçüsü, erdeminin kalibresi paraya bulaşınca ortaya çıkar. Çünkü uzaktan uzağa sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz bazı insanlarla alış veriş yapmaya kalktığımızda, gerçek değerini ortaya koymaktadırlar. 

	Menfaatine dokunduğunuzda kuyruğuna basılmış kedi gibi miyavlamaya başlayan insanlar, haksız çıkarları elinden alınınca ortalığı velveleye veren çığırtkanlar, makamından güç alarak nüfuz ticareti yapan kişiler, nasıl kaliteli insan olabilir ki!

	Kendi çıkarına ters düşmüş olsa bile haksızlık karşısında susmadan gerçekleri haykırabilen kişilere nasıl korkak diyebiliriz? Yanlışlıkla fazla para tahsil ettiğini anlayınca hakkından fazlasını hak sahibine iade eden tüccara, nasıl sahtekâr diyebiliriz? Kendi elindeki üründen piyasada az kaldığını öğrenince elindeki ürünü yine de gerçek değerinde satan esnafa nasıl karaborsacı diyebiliriz?

	İnsanların değeri de işte bu yollarda ortaya çıkıyor. Komşulukta, yolculukta, alış verişte, arkadaşlıkta… Dostlarınızı test etmek ister misiniz bilmiyorum ama dostluğun değerini ortaya çıkarmak için bu yöntemlerden bazılarını deneyebilirsiniz.

	Siz, siz olun, dostlarınıza sahip çıkın ve dostça kalın.


Yusuf YEŞİLKAYA’nın Etkinlik Programı: 

31 Mart 2010 Çarşamba 
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 
Etkili İletişim Becerileri 
Saat: 11.30 – 13.00 

Yazara mesaj: yusufyesilkaya@gmail.com          www.yusufyesilkaya.com  

               Not: Bu yazı, www.yusufyesilkaya.com  , www.dinahlak.com  , www.haber46.com.tr  , www.gencgelisim.com  ve www.gelisimbahcesi.com  web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.

	

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a rel="attachment wp-att-266" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/03/yol-arkadaşım-resim.jpg"><img class="size-medium wp-image-266 alignright" title="yol arkadaşım resim" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/03/yol-arkadaşım-resim-300x234.jpg" alt="" width="253" height="197" /></a></strong></p>
<p>Tarık Bey, bir konfeksiyon fabrikasının sahibiydi. Gelişen teknolojiyi ve yönetim becerilerini iyi takip ettiği için işleri yolundaydı. Üretim,  pazarlama departmanındaki müdürleri çok yetenekliydi. Bu alanda bir problem yaşamıyordu. Ama kaliteli bir finans müdürüne ihtiyacı vardı. Başka bir şirkette finans müdürü olarak görev yapan Avni Bey’i transfer etmeyi düşünüyordu.</p>
<p><span id="more-265"></span></p>
<p>Avni Bey, iyi bir üniversitede ekonomi eğitimi görmüş, mezuniyet sonrası saygın şirketlerin muhasebe departmanında çalışarak kendisini yetiştirmişti. Mesleki eğitiminin yanı sıra iyi bir aile eğitimi almış olan Avni Bey, kimsenin hakkını yememeye ve yedirmemeye özen gösterirdi.</p>
<p>Tarık Bey, hazır giyim fuarı için üç günlüğüne Antalya’ya gidecekti. Davetiye iki kişilikti. Bu defa yanında Avni Bey’i götürmek istiyordu. Transfer teklifini yineleme imkânı olabilirdi. Ayrıca bu tip fuarlarda kendi sektörlerini yakından izleme olanağı buldukları gibi kısa bir tatil, yoğun iş temposundan küçük bir kaçamak yapma fırsatı da bulmuş oluyorlardı. Avni Bey’e fuara birlikte gitme önerisini iletti ve olumlu cevap aldı.</p>
<p>Cuma sabahı ilk uçakla Antalya’ya uçtular. Havaalanından otele geçerek odalarına yerleştiler ve fuarın açılışına katıldılar. Zaten deniz kenarında bulunan otelde, öğleden sonrasını denize girerek geçirdiler. Akşam yemeğini otelin terasında yediler. Tarık Bey, Avni Bey’e ikram olsun diye bir büyük şişe, şarap ısmarlamıştı. Garson içkiyi getirip Avni Bey’in bardağına uzandığında, Avni Bey eliyle bardağın üzerini kapattı. Tarık Bey bozulmuştu:</p>
<p>—Avniciğim şarap sevmiyor musun? O zaman sizin için rakı söyleyelim.</p>
<p>—Hayır Tarık Bey, ben alkol kullanmıyorum.</p>
<p>—Amma da yaptın Avni Bey! Bu güzel Akdeniz akşamında iki kadeh atsak ne olur ki?</p>
<p>—Ben alkol almıyorum sadece. Bunun sizinle ya da bir başkası ile ilgisi yok.</p>
<p>—Ne bileyim Avni Bey, ben de sizi çağdaş bir insan olarak tanıdığımı zannediyordum.</p>
<p>—Alkol almakla çağdaşlığın ne ilgisi var Tarık Bey?</p>
<p>—Olmaz olur mu efendim. Biz sana iş ortamında iç demiyoruz ki! Şunun şurasında üç günlük iş gezisine gelmişiz. Ortam olmuş, içiyoruz. Sen de bizi alkolik ettin!</p>
<p>—Aman efendim estağfurullah! Ben öyle bir şey söylemedim. Prensip olarak ben alkol almıyorum, hepsi o!</p>
<p>—Öyle olsun Avni Bey! Siz şimdi karşımızda oturan ve bizimle ilgilenmek isteyen hanımlara da bakmazsınız…</p>
<p>—Hanımlar neden bizimle ilgilenecek ki? Bizim ilgiye mi ihtiyacımız var?</p>
<p>—Saflığa vurup işten sıyrılmak istiyorsunuz ama bu işten kurtuluşunuz yok.</p>
<p>—Anlamadım efendim hangi işten?</p>
<p>—Yeme bizi Avni Bey! Hanımlar diyorum, bizimle ilgilenmek istiyorlar diyorum, kaçamak diyorum…</p>
<p>—Teessüf ederim Tarık Bey! Biz evli barklı insanlarız. Çoluk çocuğumuz var. Böyle şeyler bize yakışır mı?</p>
<p>—Nikâhına al demiyoruz canım. Şurada gönül eğlendiriyoruz.</p>
<p>—Benim bildiğim buna gönül eğlendirme denmez Tarık Bey! Bu olsa olsa ihanet olur!</p>
<p>—Valla bizi yerden yere vurdunuz Avni Bey. Bir hain olmadığımız kalmıştı, sayenizde onu da olduk.</p>
<p>—Aman efendim siz ihanet etmediniz ki hain olasınız.</p>
<p>—Şimdi bizi bekleyen bu hanımları geri mi göndereceğiz?</p>
<p>—O sizin sorununuz Tarık Bey. Benim için beklemeyecekleri kesin.</p>
<p>—O kadar kesin yani?</p>
<p>—Evet o kadar kesin!</p>
<p>—Yahu bir kerecikten ne çıkar?</p>
<p>—Çok şey çıkar Tarık Bey, çok şey! Çünkü yalan bir kere söylenmez. Yalanı örtmek için başka yalan söylenir. Yalan, yalanı doğurur.</p>
<p>—Ne diyeyim, size mutlu yuvanızda saadetler dilerim.</p>
<p>—Teşekkür ederim.</p>
<p>Yemekten sonra Tarık Bey, kendisini bekleyen bayanlarla odasına çekilirken, Avni Bey, ay ışığında sahilde yürüyüşe çıktı. Kendi zihninde yücelttiği Tarık Bey ile ilgili düşüncelerini tekrar sorguladı. Tarık Bey’den aldığı iş teklifini düşündü.</p>
<p>Ertesi gün, her ikisi de fuar alanında kendi işleri ile ilgili gözlemlerini sürdürdüler. Akşam olduğunda Avni Bey sahile, Tarık Bey odasına geçti aynı usulde. Pazar günü kapanış programının ardından uçakla İstanbul’a döndüler. Tarık Bey, gökyüzünde bile boş durmuyordu. Avni Bey’e dönerek:</p>
<p>—Avni Bey, söylemeye gerek yok sanırım.</p>
<p>—Neyi Tarık Bey?</p>
<p>—Antalya’da yaşananlar Antalya’da kalır. Ne de olsa bizim de evimiz, eşimiz ve çocuklarımız var. Anlıyorsun değil mi?</p>
<p>—Anlıyorum Tarık Bey.</p>
<p>—Hah şöyleee! Hem siz profesyonel bir iş adamısınız. Size önerdiğim finans müdürlüğü teklifim halen geçerli. Ama siz henüz cevap vermediniz.</p>
<p>—Peki o zaman cevap veriyorum…</p>
<p>—Lütfen evet deyin.</p>
<p>—Hayır!</p>
<p>—Hayır? Ciddi olamazsınız.</p>
<p>—Çok ciddiyim. Teklifinizi kabul etmiyorum.</p>
<p>—Ama maaşınızın iki katını önermiştim.</p>
<p>—Sorun para değil Tarık Bey.</p>
<p>—Peki ne o zaman? Hani Antalya Antalya’da kalmıştı.</p>
<p>—Ben sadece şu anda çalıştığım iş ortamını seviyorum ve iş yerimden ayrılmak istemiyorum.</p>
<p>—Demek öyle… Ne diyelim… Reddedilmenin kibarcası bu olsa gerek.</p>
<p>İstanbul’a indiklerinde her ikisi de otoparktan araçlarına binerek evlerine doğru hareket ettiler. Avni Bey’in yüreğinde eşine ve çocuklarına karşı özlem vardı. Eşine ve çocuklarına tertemiz bir ruh ve bedenle sarıldı. Oysa Tarık Bey’in üzerinde ve ruhunda ihanet kokusu vardı. Belki de olayın en kötü yanı Tarık Bey, yaptığı hatayı hata olarak görmüyor, bunu bir hak olarak düşünüyordu. Otelin alışveriş merkezinden eşine ve çocuklarına aldığı hediyelerle zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyordu.</p>
<p>Bir insanın dürüstlüğü, belki de başkalarından önce kendisine karşı açık tavrıyla ilgilidir. Daha yalın ifadeyle, kendisine karşı dürüst davranmayan bir insandan ailesine, arkadaşlarına ve çevresine karşı dürüst olmasını bekleyemeyiz.</p>
<p>Dürüst olup olmamak farklı bir yazı konusu olabilir ama bu yazımızda insanları tanıma yöntemlerinden sadece bir tanesini irdelemeye çalıştım. Çünkü bir insanı tanıyabilmek için fiziksel görünümüne bakarak yargıya varmak çok zordur. Fiziksel görünüm kişi hakkında ipuçları verebilir. Bu mümkündür. Ancak bir insanı gerçekten tanıyabilmek için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir.</p>
<p>Bir insanı tanıyabilmek için o kişi ile aynı ortamda çalışmak veya yakın komşuluk yapmak, kişi hakkında bir kanaat sahibi olmamıza yardımcı olabilir. Komşuluktan amacımız, elli haneli bir apartmanda yaşayıp kapı komşusunu tanımadan komşuluk yapmak değildir. Gerçek komşu, akrabadan daha yakın olabilmektedir. Sevincini ve kederini önce komşu ile paylaşabilmek, herhangi bir problem yaşandığında akraba eli uzanıncaya kadar komşu eliyle çözüme ulaşmak, çözüm yolunda mesafe kat etmektir.</p>
<p>İnsanları tanıyabilmek için en önemli araçlardan birisi de kişi hakkında kanaat sahibi olacak kadar yolculuk yapmaktır. Tıpkı öykümüzdeki Avni Bey ve Tarık Bey örneğinde olduğu gibi insanların bir birlerine gerçek karakterleri ile ortaya çıkmalarıdır. Öykümüzdeki Tarık Bey ve Avni Bey, birbirlerini gerçekten tanıyorlar. Birbirlerini sevip sevmemeleri onların seçimidir. Dahası niçin sevdiklerini ya da niçin sevmediklerini biliyorlar. Bu nedenle yol arkadaşlığı gerekten çok önemlidir. Dostuna sahip çıkma veya adam satma şeklinde nitelendirilen durumlar, bu tür yolculuklarda belli olur.</p>
<p>Kişileri tanımanın en güzel yollarından biri de hiç kuşkusuz alış veriş yapmaktır. İnsanların duruşu, karakterinin ölçüsü, erdeminin kalibresi paraya bulaşınca ortaya çıkar. Çünkü uzaktan uzağa sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz bazı insanlarla alış veriş yapmaya kalktığımızda, gerçek değerini ortaya koymaktadırlar.</p>
<p>Menfaatine dokunduğunuzda kuyruğuna basılmış kedi gibi miyavlamaya başlayan insanlar, haksız çıkarları elinden alınınca ortalığı velveleye veren çığırtkanlar, makamından güç alarak nüfuz ticareti yapan kişiler, nasıl kaliteli insan olabilir ki!</p>
<p>Kendi çıkarına ters düşmüş olsa bile haksızlık karşısında susmadan gerçekleri haykırabilen kişilere nasıl korkak diyebiliriz? Yanlışlıkla fazla para tahsil ettiğini anlayınca hakkından fazlasını hak sahibine iade eden tüccara, nasıl sahtekâr diyebiliriz? Kendi elindeki üründen piyasada az kaldığını öğrenince elindeki ürünü yine de gerçek değerinde satan esnafa nasıl karaborsacı diyebiliriz?</p>
<p>İnsanların değeri de işte bu yollarda ortaya çıkıyor. Komşulukta, yolculukta, alış verişte, arkadaşlıkta… Dostlarınızı test etmek ister misiniz bilmiyorum ama dostluğun değerini ortaya çıkarmak için bu yöntemlerden bazılarını deneyebilirsiniz.</p>
<p>Siz, siz olun, dostlarınıza sahip çıkın ve dostça kalın.</p>
<p><strong>Yusuf YEŞİLKAYA’nın Etkinlik Programı:</strong></p>
<p>31 Mart 2010 Çarşamba<br />
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
Etkili İletişim Becerileri<br />
Saat: 11.30 – 13.00</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=265</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olduğu Gibi Kabul Etmek</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=249</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=249#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 01:12:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=249</guid>
		<description><![CDATA[                             Seher, on yedi yaşına kadar köyde yaşamış, çok temiz bir aile kızıydı. On sekizinden gün aldığında ise akrabası Cemil dünürcü göndermiş ve Seher’i istemişti. Kız evi biraz naz yaptıktan sonra, Seher’in rızasını da alarak bu evliliğe onay verdi. Cemil de aynı köyden olmasına rağmen büyük şehirde yaşıyordu. Liseden sonra okumamıştı ama yürekli delikanlıydı. İnşaatlarda amelelik yapıyor, pazarlarda sebze meyve satıyor, adeta ekmeğini taştan çıkartıyordu. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-250" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/03/OLDUĞU-GİBİ-RESİM.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-250" title="OLDUĞU GİBİ RESİM" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/03/OLDUĞU-GİBİ-RESİM-300x300.jpg" alt="" width="209" height="209" /></a>Seher, on yedi yaşına kadar köyde yaşamış, çok temiz bir aile kızıydı. On sekizinden gün aldığında ise akrabası Cemil dünürcü göndermiş ve Seher’i istemişti. Kız evi biraz naz yaptıktan sonra, Seher’in rızasını da alarak bu evliliğe onay verdi. Cemil de aynı köyden olmasına rağmen büyük şehirde yaşıyordu. Liseden sonra okumamıştı ama yürekli delikanlıydı. İnşaatlarda amelelik yapıyor, pazarlarda sebze meyve satıyor, adeta ekmeğini taştan çıkartıyordu.</p>
<p><span id="more-249"></span></p>
<p>Seher’in babası onay verdiği için on sekizini doldurmasını beklemeden nikâhı kıydılar ve Seher, telli duvaklı gelin olarak baba evinden ayrıldı. Cemil’in baba evinde kısa bir süre durduktan sonra büyük şehre, Cemil’in yaşadığı İstanbul’a gittiler. Cemil’in aylık kazancının yarısına bir gecekondu kiraladılar. Evin eşyalarının büyük bir bölümünü ikinci el eşya satan yerlerden temin ettiler. Manava gitmek yerine pazardan alış veriş yapmayı tercih ettiler. Serde yokluk vardı ama Seher ve Cemil, aşkın büyüsüne kapıldıkları için mutluydular.</p>
<p>Cemil, her zaman gidecek iş bulamıyordu. İşe gidemediği günlerde daha az harcıyorlardı. Seher de çalışmak istiyordu, evlere temizliğe gitmek istiyordu ama Cemil buna izin vermiyordu. Seher on dokuzunu bitirdiğinde yaşamlarına bir kişi daha eklenmişti. Kendilerine yaşama sevinci versin diye kızlarının adını Yaşam koydular.</p>
<p>Yaşam bebek, ağlamasıyla, gülmesiyle evliliklerine ayrı bir renk katmıştı. Ama masrafları da artmıştı. Cemil bebeği severken çok mutlu oluyordu ama ağladığında hemen Seher’e veriyordu. Seher, bu durumdan pek hoşnut değildi.</p>
<p>-Cemil, Yaşam sadece benim çocuğum mu?</p>
<p>-O nasıl söz Seher! Tabi ki ikimizin çocuğu. O benim prensesim. Nerden çıktı bu şimdi?</p>
<p>-Şuradan çıktı canım, severken senin avuturken benim çocuğum oluyor da onun için. Madem ikimizin çocuğu severken de avuturken de ikimiz ilgilenmeliyiz.</p>
<p>-Ama canım ben dışarıda çalışıyorum, yoruluyorum. Senin bana karşı anlayışlı olman lazım.</p>
<p>-Ben çalışmıyor muyum yani? Ben de evde çalışıyorum. Yemek yapıyorum, bulaşık yıkıyorum, bebeğe bakıyorum. Daha sayayım mı?</p>
<p>-Yav sen evin kadını değil misin? Tabi yapacaksın. Ne diye dır dır ediyorsun ki?</p>
<p>-Dır dır ha! Dır dır! Alacağın olsun Cemil, ben sana gençliğimi, güzelliğimi verdim. Babamdan isterken böyle demiyordun. Kızınızın elini sıcaktan soğuğa vurdurmam, ona gözüm gibi bakarım diyordun, ne oldu şimdi?</p>
<p>-Ben çalışıyorum dışarıda, inşaatlarda yoruluyorum. Patronların nazını çekiyorum. Evimde dinleneyim diyorum, senin şu yaptığına bak!</p>
<p>-Sen patronların nazını çekiyorsun, ben de senin nazını mı çekeceğim? Çok beklersin?</p>
<p>-Ne var çeksen, ölür müsün?</p>
<p>Bu türden tartışmalar, sıklaşmaya başladı. Hem Cemil hem de Seher, alttan almaya niyetli değillerdi. Önceleri bebek uyuduğunda konuşuyorlardı. Sonra Yaşam’ın yanında da tartışmaya başladılar. Tartışmaların sonu hiç de iyiye gitmiyordu.</p>
<p>Seher, anne ve babasını özlediğini bahane ederek baba evine küs geldi. Hoş beşten sonra Seher, annesiyle durumu görüşmeye karar verdi. Annesi her ne kadar soğukkanlı davranmaya çalışsa da yufka yüreği gözlerinden yaş olup süzülüverdi. Babası ile konuşmasını önerdi. Babası Sacit Bey, kızını karşısına aldı ve sakin sakin konuşmaya başladı:</p>
<p>-Bak kızım! Sen bizim ilk göz ağrımızsın. Senin tırnağına taş değmesini istemeyiz. Lakin sen artık evlendin. Hemen yanlış anlama! Evlendin diye kesip atmış değiliz. Ama kendine ait bir yuvan var. Kendi kararlarını verebilecek yaştasın. Ufak tefek tartışmalar her evde olur. Cemil’i sen bizden daha iyi tanıyorsun. Sence aranızdaki tartışmalar, zamanla düzelebilecek tartışmalar ise yuvanı yıkma. Torunumu babasız bırakma. Ama bu evliliği kafanda bitirdiysen o zaman diyecek sözüm yok. Yani son sözüm; bu konuda son karar, senin kararın olmalı. Burada belli bir süre kal, kendini dinle, ölç, biç ve kendi kararını kendin ver!</p>
<p>Seher, baba evinde bir süre kaldıktan sonra hem aklını yokladı hem yüreğini dinledi ve Cemil’i hala sevdiğini hissetti. Çocuğunun babasıydı ama çocuğu olmasa da Cemil’i seviyordu. Bu önemli bir ayrıntıydı. Bu arada Cemil de boş durmadı. İki güne bir telefon etti. Seher’in ne zaman geleceğini sordu. Seher’i ve Yaşam’ı özlediğini belirten ifadeler kullandı. Seher, çocuğuyla beraber tekrar eşinin yanına gitti.</p>
<p>Cemil ve Seher, kısa süreli özlemin de etkisiyle birbirlerine karşı daha hoşgörülü davrandılar. Özellikle Seher, yaptığı yemeklerle, güler yüzlü karşılamalarla eşinin gönlünü almayı becerdi. Cemil de bu ilgiyi karşılıksız bırakmadı. Fiziksel yorgunluğunu eşi ve çocuklarıyla ilgilenerek gidermeye çalıştı.</p>
<p>Zaman içerisinde kırgınlıklar, tartışmalar olmadı değil ama işin sonunu küslüğe götürmemeyi başardılar. Sorunlarını konuşarak çözmeyi alışkanlık haline getirdiler. Aralarındaki sevgi duygusunu besleyen, saygı ve güven unsurlarını kaybetmemeye özen gösterdiler.</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Yaşam’ın bir kardeşi daha oldu. Onun adını da Yalın koydular. Seher’in annesi İstanbul’a torunlarını görmeye geldi. Biraz merakla biraz da çekinerek kızının mutluluğunu sordu:</p>
<p>-Cemil ile aranız nasıl kızım? Umarım ilişkiniz yoluna girmiştir.</p>
<p>-Çok şükür anneciğim. Evimizde mutluyuz.</p>
<p>-Aman ne güzel! Cemil’in eski alışkanlıkları devam ediyor mu? Sana karşı ilgisi düzeldi mi?</p>
<p>-Ana yüreği böyle oluyor demek ki! Kırk yaşına da gelsem hala gözünde küçük çocuğum değil mi anne! Canım annem benim!</p>
<p>- Aynen öyle kızım. Sen de annesin, görüyorsun işte kızım.</p>
<p>-Doğru söylüyorsun anneciğim. İlişkimiz eskisine göre çok düzeldi. Zaman zaman tartışmalarımız olmuyor değil. Bazen Cemil’in kabalaştığı oluyor. Ama ben Cemil’i çözdüm anne.</p>
<p>-Nasıl çözdün kızım?</p>
<p>-Cemil yaptığı kabalıkları, bana inat olsun diye yapmıyor. Bunlar, onun doğasında var. Ben de onu olduğu gibi kabul ettim ve rahatladım.</p>
<p>-Aferin benim akıllı kızıma! Evi dişi kuş yapar derler ya işte böyle!</p>
<p>Aslında her evlilikte ufak tefek tartışmalar olabilir. Hiç tartışma olmuyorsa asıl orada sorun var demektir. Önemli olan bu tartışmaları, konuşarak çözüme kavuşturabilmektir.</p>
<p>Eşimizi, kendi zihnimizde oluşturduğumuz kalıplara sokmaya çalışmadan olduğu gibi kabullenmeye çalışmak, problemlerin çözümünde çok önemli rol oynayacaktır. Eşimizin bize göre hata sayılan davranışlarını değerlendirirken, bu davranışın kaynağında bize karşı nispet olsun diye mi yapıyor yoksa onun kendi doğasından kaynaklanan bir tutum mu? Bu ayrıntıya dikkat etmek gerekiyor. Şayet bu davranışlar, bize karşı değilse, onun kendi kişilik özelliklerinden kaynaklanıyorsa biraz hoşgörü ile durumu çok rahat kurtarabiliriz.</p>
<p>Eşimizi, çocuklarımızı daha geniş ifadeyle ilişkimizi değerlendirirken, mümkün olduğu kadar yapıcı tavır sergilemek, olaylara anlayışla yaklaşabilmek, önce karşımızdakini dinleyebilmek ve en önemlisi yangına körükle gitmemek, karşımızdakinden önce bize yararı olacak tutumlardır.</p>
<p>Hayat arkadaşımıza karşı hoşgörü ile yaklaşarak, onu olduğu gibi kabul ederek aslında hayatı idare etmiş olmuyoruz. İdare edilen ve geçiştirilen bir hayatı yaşamak yerine keyif alınan, mutlu yaşanılan güzel bir hayatın kapılarını aralamış oluyoruz.</p>
<p><strong>Yusuf YEŞİLKAYA’nın Etkinlik Programı:</strong></p>
<p><strong><em>20 – 21 Mart 2010 Cumartesi – Pazar</em></strong></p>
<p>Ankara Kitap Fuarı İmza Günleri</p>
<p>Atatürk Kültür Merkezi Ankara</p>
<p>Saat: 13.00 – 14.00 Stand No: A16</p>
<p><strong><em>24 Mart 2010 Çarşamba</em></strong></p>
<p>Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</p>
<p>Etkili İletişim Becerileri</p>
<p>Saat: 11.30 – 13.00</p>
<p><strong>Yazara mesaj:</strong> <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=249</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Maç 90 Dakika Değil mi?</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=227</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=227#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2010 22:17:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=227</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Bey, küçücük tezgâhından büyük makinelerle çalışan fabrika meydana getirmiş, girişimci bir Anadolu insanıydı. Kendisi ve ailesi için çalıştığından başka geliri olmayacağını düşünür ve her şeyi devletten beklemezdi. Kırk sene sanayici olarak çalıştıktan sonra işin başına çocukları Erkan ve Hakan’ı getirmiş ve kendisini emekliye ayırmıştı.
Erkan ve Hakan kardeşler, babalarından aldıkları iş disiplini ile hareket etmişler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-229" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/MAÇ-90-RESİM1.jpg"><img class="size-medium wp-image-229 alignright" title="MAÇ 90 RESİM" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/MAÇ-90-RESİM1-225x300.jpg" alt="" width="195" height="259" /></a>İbrahim Bey, küçücük tezgâhından büyük makinelerle çalışan fabrika meydana getirmiş, girişimci bir Anadolu insanıydı. Kendisi ve ailesi için çalıştığından başka geliri olmayacağını düşünür ve her şeyi devletten beklemezdi. Kırk sene sanayici olarak çalıştıktan sonra işin başına çocukları Erkan ve Hakan’ı getirmiş ve kendisini emekliye ayırmıştı.</p>
<p>Erkan ve Hakan kardeşler, babalarından aldıkları iş disiplini ile hareket etmişler, şirketi daha iyi yerlere taşımışlardı. Yalnız bu sene bir karar vermek zorunda kalmışlardı. Ya ellerindeki tezgâhları yenileyip büyümeye devam edecekler ya da ellerindeki ile yetinip oldukları yerde sayacaklardı. Olduğun yerde saymak, bir süre sonra geriye gitmek demek olduğu için büyümeye karar verdiler. <span id="more-227"></span>Makineleri yenilemek için öz kaynakları yetmedi ve bir kısmına kredi kullanmak zorunda kaldılar. İşler yolunda gidiyor, ödemeleri günü gününe yapıyorlardı. Ancak, küresel krizin etkisi ülkemizde de hissedilmeye başlayınca işletmede sıkıntı baş gösterdi. Alacaklarını alamama ve borçlarını ödeyememe gibi durumla karşılaşmaya başladılar. Babaları İbrahim Bey’den yardım alarak tecrübelerinden yararlanmaya karar verdiler. İbrahim Bey’i, şirketin yönetim kurulu toplantısına davet ettiler.</p>
<p>İbrahim Bey, şirket toplantısına katılmak için çocuklarının gönderdiği arabaya binmedi. Şirkete giderken yol üzerinde bulunan bakkala, manava uğradı. Taksiye bindi, esnafın nabzını tutmuş oldu. Hatta yol üzerinde bulunan çocuk parkına gitti, çocukları gözlemledi. Yeşil alanda futbol oynayan çocukları seyretti. Ama toplantıya tam zamanında yetişti. Sadece iş hayatında değil sosyal yaşamda da randevularına aşırı özen gösterirdi. Beklemeyi ve bekletilmeyi hiç sevmezdi. Toplantıdan önce kimseyle görüşmedi. Doğruca toplantı salonuna geçti. Hatta sıcak soğuk ikramları bile burada kabul etti. Toplantı tam zamanında başlamıştı. Şirketin yönetim kurulu başkanı olan oğlu Erkan, İbrahim Bey’den toplantıya başkanlık etmesini rica etti. İbrahim Bey, bu öneriyi kabul etti.</p>
<p>İbrahim Bey, şirketin içinde bulunduğu tabloyu açıklamak için önüne konulan dosyalara göz ucuyla baktıktan sonra dosyaları bir kenara koydu ve şirket yöneticilerinin tamamına tek tek söz hakkı verdi.</p>
<p>—Bayanlar, baylar! Bu dosyaları hazırlayanlar siz olduğunuza göre canlı rapor isterim. Herkes durumu kendi açısından ve bütün açıklığıyla anlatsın bakalım.</p>
<p>Çocukları Erkan ve Hakan dahil olmak üzere üretim, pazarlama, finans ve personel müdürlerinin tamamı söz hakkı alarak açıklamalarda bulundular.</p>
<p>Aslında şirketin durumu çok kötü değildi. Sıkı bir takip ve birkaç tedbirle durum iyiye çevrilebilirdi. Ama önce yöneticilerin moralini düzeltmek ve motivasyonunu yükseltmek gerekiyordu. İbrahim Bey, sakin sakin ama otoriter bir tavırla konuşmaya başladı:</p>
<p>—Buraya gelmem için araç göndermişsiniz, teşekkür ederim.</p>
<p>—Rica ederim babacığım ama binmemişsiniz.</p>
<p>—Evet binmedim. Bu ikramınızı geri çevirmek için değildi. Yürüyerek geldim. Biliyor musunuz? Yürüdüğüme değdi, size de tavsiye ederim.</p>
<p>—Nasıl yani?</p>
<p>—İzin ver de anlatayım evlat! Ama önce bir soru sorayım size. Bir futbol maçında ilk beş dakikada dört gol yeseniz ne yaparsınız?</p>
<p>Erkan söz aldı:</p>
<p>—Maç başlamadan bitmiş derim. Her halde sonuna kadar yirmi otuz gol olur.</p>
<p>—Ya sen Hakan? Sen de ağabeyin gibi mi düşünüyorsun?</p>
<p>—Müthiş bir moral bozukluğu yaşarım ama her şey bitmiş demek değildir.</p>
<p>—Peki sizler… Sevgili müdürlerim, siz ne düşünüyorsunuz?</p>
<p>Müdürlerin cevabı da farklıydı:</p>
<p>—Bu maç kaybedilmiş demektir.</p>
<p>—Henüz maçın başı ama zor bir maç olacak.</p>
<p>—Karşı takıma çok avans verdik.</p>
<p>—Bu maç çok çekişmeli olacak.</p>
<p>İbrahim Bey, finans müdürünün söylediği sözü tekrar ederek söze girdi:</p>
<p>—Evet, bu maç çok çekişmeli olacak. Gelirken futbol oynayan çocuklara rastladım. Saha kenarında maç izleyen çocukların yanına oturdum. Yanına oturduğum çocuğa skoru sordum.</p>
<p>—Sarılar dört, kırmızılar sıfır dedi.</p>
<p>“—Sen sarı takımı tutuyorsun galiba?” Dedim</p>
<p>—Hayır, kırmızı takımı tutuyorum, dedi.</p>
<p>—Takımının yenildiğine üzülmüyor gibisin dedim. Ama aldığım cevap karşısında şok oldum. Çocuk hiç neşesini bozmadan bana doğru döndü ve dedi ki:</p>
<p>—Neden üzüleyim ki, maç başlayalı daha beş dakika oldu.</p>
<p>Toplantı salonunu bir sessizlik kaplamıştı. İbrahim Bey, şirket yöneticilerinin gözlerinin içine baktı ve konuşmasını sürdürdü:</p>
<p>—İşi baştan sıkı tutmak, öngörü ile gerekli önlemleri almak çok güzel elbette. Ama bir gol yedikten sonra dağılmak, takım ruhunu kaybetmek, hırçınlaşıp kontrolü yitirmek çok mantıklı bir davranış değildir. Özellikle hırçınlaşarak çevreye saldırmak, başaramama kaygısıyla korkuya kapılmak, işinize ve takımınıza yapacağınız en büyük kötülük olacaktır.</p>
<p>Şirket yöneticileri, mesajı almışlardı. İbrahim Bey, sözlerinin muhatapları üzerindeki etkisini görünce mutlu oldu ve sözlerine devam etti:</p>
<p>—Bayanlar, baylar! Sizin durumunuzda ciddi bir sıkıntı yok. Gereksiz harcamalardan vazgeçin, yeni yatırımların zorunlu olmayanlarını biraz erteleyin. Lüks yaşama hevesinde olmayın. Alacaklarınızı sıkı takip edin, düze çıkarsınız. Yapacağınızın hepsi bu! Biz bu şirketi ne günlerden geçirdik! Hanım, sağ olsun bileziklerini verdi bana, sat atölyeni icradan kurtar diye. Onun altınlarını satıp, borcumuzu ödedik. Ben hanımın hakkını nasıl öderim arkadaşlar? Siz daha oralara gelmediniz. Ha unutuyordum, bir de mazlumun bedduasını almayın! Mazlumun ahını alırsanız, işleriniz hep tersine gider. Sonra suyu yokuşa doğru akıtmaya çalışırsınız, haberiniz olsun. Hep hayır duası almaya özen gösterin. Şimdi, varın bakın işinize, bana müsaade!</p>
<p>İbrahim Bey, dersini vermiş bir hocanın rahatlığı ile toplantı salonunu terk etti. Erkan, babasının ardından hemen kalktı ve teşekkür etti:</p>
<p>—Sağol babacığım. Odama geçelim. Biraz dinlen, bir şeyler ikram edelim.</p>
<p>—Yok oğlum, sen toplantı salonuna dön. Ekibini başsız bırakma. Ben diyeceğimi dedim, bundan sonrası sizin işiniz. Haydi, size kolay gelsin. Ben geldiğim gibi giderim.</p>
<p>Erkan, çaresiz babası ile kapıda vedalaşarak tekrar toplantı salonuna yöneldi. Babasının gösterdiği hedefler doğrultusunda kararlar aldılar ve uygulamaya başladılar. Altı ay içinde krizden kurtuldular ve bir yıl sonrasında şirketi kâr eder duruma getirdiler.</p>
<p>Bir işe başlarken iyi başlamak, artılarla başlamak tabi ki çok güzel. Lakin işimizi yaparken karşılaştığımız problemler, bizim pes etmemize, panikleyip korkuya kapılmamıza neden olmamalıdır. Hep futboldan örnekler verdim ama yine bir futbol örneği vermek istiyorum. 3 – 0 yenik durumda iken takım düzenini bozmadan, paniğe kapılmadan ve daha önemlisi moralini bozup dağılmadan mücadeleye devam ederek 4–3 maçı alan takımların durumu, bu olaya en güzel örnektir.</p>
<p>Özellikle, girdiği deneme sınavlarında düşük puan alan ve kendisini başaramayacağına inandıran öğrencilere hep şu soruyu soruyorum:</p>
<p>—Maç 90 dakika değil mi? Hakem son düdüğü çalmadan maç bitti diyebilir miyiz? Diyemeyiz elbette. Sınava girip çıkmadan, sonuçlar açıklanıp yerleştirme işlemi gerçekleşmeden bu maraton bitti gözüyle bakamayız.</p>
<p>Girdiği her sınavda başarılı puan alan, istikrarlı bir yükseliş sergileyen adayların durumunda bir problem yok zaten. Asıl konu,  zaman zaman iniş çıkış yaşayarak başarıya olan inancını zedeleyen adayların durumunu tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini vurguluyorum.</p>
<p>Bizler makine değiliz, gül denildiği zaman gülecek, üzül denildiğinde üzülecek robotlar hiç değiliz. Hayatın inişli çıkışlı yollarında bazen sevinçten doruklara çıkacağız. Bazen problemler yaşayıp üzüleceğiz. Bu duygusal değişimler, yaşamın kendi doğal seyri içinde karşılaşabileceğimiz olağan durumlardır. Önemli olan karşılaştığımız problemlerle mücadele edebilmeli ve hayata küsmeden yolculuğumuzu sürdürebilmeliyiz.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Yusuf YEŞİLKAYA’nın seminer programı:</span></em></strong></p>
<p><strong><em>Konu: Aile İçi İletişim</em></strong></p>
<p><strong><em>Tarih: 26 – 27 Şubat 2010 </em></strong></p>
<p><strong><em>Yer:    Strasbourg – FRANSA</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=227</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanal Tehdit</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=187</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=187#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 00:03:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yayınlanmış Yazılarım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=187</guid>
		<description><![CDATA[             Sanal tehdit
   
Yusuf YEŞİLKAYA

                       Mine Hanım, akşam yemeğinin bulaşıklarını makineye yerleştirirken eşi Çetin Bey, mutfaktaki masada gazetenin üçüncü sayfasına göz gezdiriyordu. Okuduğu haberin başlığı ile adeta çarpılmış gibi sıçradı:

- Bu kadarına da pes doğrusu!

- Ne oldu Çetin?

- Daha ne olacak Mine? On dört yaşında kız çocuğu, internette tanıştığı kötü niyetli adamların peşine takılmış, uçurumun kıyısından dönmüş. 

- Nasıl bulmuşlar?
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-188" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/sanal-tehdit-resim.jpg"><img class="alignright" title="sanal tehdit resim" src="../wp-content/uploads/2010/02/sanal-tehdit-resim-199x300.jpg" alt="" width="199" height="252" /></a>Mine Hanım, akşam yemeğinin bulaşıklarını makineye yerleştirirken eşi Çetin Bey, mutfaktaki masada gazetenin üçüncü sayfasına göz gezdiriyordu. Okuduğu haberin başlığı ile adeta çarpılmış gibi sıçradı:</p>
<p>- Bu kadarına da pes doğrusu!</p>
<p>- Ne oldu Çetin?</p>
<p>- Daha ne olacak Mine? On dört yaşında kız çocuğu, internette tanıştığı kötü niyetli adamların peşine takılmış, uçurumun kıyısından dönmüş.</p>
<p>- Nasıl bulmuşlar?</p>
<p><span id="more-187"></span></p>
<p>- Kız akşam eve gelmeyince babası polise haber vermiş. Evdeki bilgisayardan kızın girip çıktığı web siteleri incelenmiş. Görüşmeleri, yazışmaları takip edilmiş. Sosyal paylaşım sitelerinden birisi aracılığıyla tanıştığı kişiyle buluşmak üzere Muş’tan İstanbul’a gitmek üzere yola çıktığını öğrenmişler. Otobüs İstanbul’a varınca, otogarda polis takip ediyor. İki kişi kızı alıp bir eve götürüyor. Polis, eve baskın düzenleyip kızı almak istediğinde çok farklı bir manzara ile karşılaşıyor. Küçük yaşta kız çocukları ve yabancı uyruklu kadınları görüyorlar. Ahlaksız buluşma noktası olduğunu anlıyorlar. Ve kızı uçurumun kıyısından alıp ailesine teslim ediyorlar.</p>
<p>- Yapma ya!</p>
<p>- Ben yapmadım aşkım, onlar yapmış.</p>
<p>- Sana demiyorum hayatım. Çivisi çıkmış dünyanın. Neler oluyor şu dünyada da haberimiz olmuyor ya!</p>
<p>- Mine baksana, şey diyecektim…</p>
<p>- Ne oldu? Söylesene!</p>
<p>- Aygül… İnternete giriyor ya hani…</p>
<p>- Evet giriyor, şu anda da internette zaten.</p>
<p>-Yedinci sınıfa gidiyor kızımız. En deli zamanı çocuğun. Nerelere girip çıktığına bakıyor musun?</p>
<p>- Geç kaldın aşkım. Ben her gün bakıyorum. Ama onun da kolayı var. Bilgisayarı kapatırken, ziyaret ettiği siteleri silebilir.</p>
<p>- O zaman yasaklayalım interneti.</p>
<p>- Sence çözüm mü?</p>
<p><a rel="attachment wp-att-188" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/sanal-tehdit-resim.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-188" title="sanal tehdit resim" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/sanal-tehdit-resim-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>- Çözüm olmadığını ben de biliyorum ama Aygül’e bir şey olursa ben yaşayamam.</p>
<p>- Dur hemen panikleme! Ama farklı bir çözüm üretmemiz lazım.</p>
<p>- Haklısın, çözüm bulmalıyız ama nasıl?</p>
<p>- Biz akşamları nerede oturuyoruz?</p>
<p>- Tabi ki oturma odasında.</p>
<p>- O zaman bilgisayarı da oturma odasına kuralım.</p>
<p>- Bilgisayar kullanmak isteyen, internete girmek isteyen aile üyeleri oturma odasında bulunsun. Bir çeşit otokontrol sistemi olur.</p>
<p>- Peki, biz de mi?</p>
<p>- Elbette! Biz çocuklardan gizli saklı bir yerlere mi giriyoruz?</p>
<p>- Hayır yani…</p>
<p>- Hem bizim için de iyi olur. Sanal ortamda girip çıktığımız yerlere dikkat ederiz. Evimizde fazla odamız olmuş olsaydı daha farklı bir önerim olurdu.</p>
<p>- Nasıl yani?</p>
<p>- Şöyle ki, evin bir odasını kültür odası yapmayı önerirdim. Kitap okuma, bilgisayar, internet girişleri bu odada yapılırdı. İnternet kullanmak isteyen aile bireyleri bu oda dışında sanal âleme dâhil olamazdı. Bu sayede hem hepimiz birbirimizi kontrol etmiş olurduk hem de herkes takipte olduğu bilinciyle giriş çıkış yaptığı yerlere daha dikkat ederdi.</p>
<p>- Hay aklınla bin yaşa aşkım!</p>
<p>Televizyonlardaki programlar, izleyici kitlesine göre sınıflandırıldı. Bu anlamda anne ve babalar, daha dikkatli davranabiliyor. Televizyonlarda yayınlanan programların tamamı için olumsuz ifadeler kullanmak yanlış olur. Bu nedenle yasaklamak yerine anne ve babaların kontrollü olması ve daha önemli olanı çocuklarımıza seçici olabilmeyi öğretmemiz daha mantıklı bir yaklaşım olur.</p>
<p>İnternet ortamında gerçekleştirilen sanal sohbetler, sosyal paylaşım sitelerindeki paylaşımlar, içeriği kontrol edilemeyen görüntüler sadece çocuklarımızın değil, büyüklerin başına bile dert açabilir. Kiminle görüşüldüğü, ne alınıp satıldığı bilinmeden albenisi hoş gözüken reklâmlara kanarak dolandırıcıların, iyi niyetli olmayan insanların tuzağına düşmemize neden olabilir.</p>
<p>İnternetin cep telefonlarına girmesiyle beraber, dünyayı cebimizde taşımış oluyoruz bir anlamda. Son teknolojiyle güncellenen cep telefonları, telefon makinesi olarak kullanımın dışında saat, takvim, ajanda, video kaydedici ve oynatıcı, fotoğraf makinesi, internet erişimi gibi birçok fonksiyonu olan küçücük bir bilgisayar şekline dönüşmüştür. Bütün bu özellikler, çok faydalı amaçlara hizmet edebildiği gibi olumsuz amaçla kullanıldığı zamanlarda da tarifi mümkün olmayan zararlara yol açabilmektedir.</p>
<p>Yetişkin bireyler olarak, teknolojiyi iyi ve güzel işlerde kullanmaya, bize ve çevremize yararlı çalışmalar doğrultusunda değerlendirmeye özen göstermeliyiz. Kendimiz için bu durum elbette gerekli bir hassasiyettir. Ancak, teknolojiye karşı söz konusu olan çocuklarımız ise daha çok dikkat etmek ayrı bir görev hatta zorunluluktur.</p>
<p>Özellikle çocuklarımızı sanal ortamından tehditlerinden korumaya çalışırken, yasakçı zihniyetle hareket etmek sorunun çözümü olmak yerine problemi daha da içinden çıkılmaz bir şekle dönüştürecektir. Baskı ve yasakçı düşünceyle ortaya konulan hareket tarzı, çocuklarımızla aramıza sur gibi güçlü duvarlar örecektir. Dayatmacı ve yasakçı bir anlayış yerine herkesin kendi kendini kontrol edebildiği, bireylerin kendilerine ve çevrelerine güven duyabildiği otokontrol sistemini harekete geçirmek daha sağlıklı bir yaklaşım tarzı olacaktır.</p>
<p>Çocuklarımıza, teknolojiyi ve sanal ortamı, doğru amaçla ve doğru yöntemlerle kullanabilmeyi öğretmek, seçici olma alışkanlığını kazandırabilmek; anne ve baba olarak en önemli görevlerimiz arasında olmalıdır. İş işten geçtikten sonra bu amaçla yapılacak çalışmalar, çok anlamlı olmayacaktır.</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=187</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yerçekimine Kapılmayın</title>
		<link>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=179</link>
		<comments>http://www.yusufyesilkaya.com/?p=179#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 14:55:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf YEŞİLKAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yayınlanmış Yazılarım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yusufyesilkaya.com/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[—Babacığım, seninle çok önemli bir konuyu görüşmek istiyorum. Uygun musun?
Bu söz, Muhsin Bey’in lise son sınıfta okuyan Zeynep Sude’ye aitti. Muhsin Bey, okuduğu gazeteyi kapatıp kızına döndü. Biricik kızının, babasıyla paylaşmak istediği çok önemli konu neydi acaba? O anda aklında öyle düşünceler oluştu ki, nasıl tepki vereceğini bilemedi. Ne de olsa Zeynep Sude, yetişkin bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-180" href="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/yerçekimi-resim.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-180" title="yerçekimi resim" src="http://www.yusufyesilkaya.com/wp-content/uploads/2010/02/yerçekimi-resim-200x300.jpg" alt="" width="200" height="224" /></a>—Babacığım, seninle çok önemli bir konuyu görüşmek istiyorum. Uygun musun?</p>
<p>Bu söz, Muhsin Bey’in lise son sınıfta okuyan Zeynep Sude’ye aitti. Muhsin Bey, okuduğu gazeteyi kapatıp kızına döndü. Biricik kızının, babasıyla paylaşmak istediği çok önemli konu neydi acaba? O anda aklında öyle düşünceler oluştu ki, nasıl tepki vereceğini bilemedi. Ne de olsa Zeynep Sude, yetişkin bir kızdı artık. Zihnini dolduran, yoğun düşünce akımından güçlükle sıyrıldı. Paniklediğini kızına belli etmemeye çalışarak:</p>
<p>—Söyle kızım. Senin için her zaman uygunum.</p>
<p>—Teşekkür ederim babacığım. Bugün deneme sınavında çuvalladım. Sene başındaki denemeden daha düşük net yaptım, puanım çok düşük gelecek. Her geçen gün daha kötüye gidiyorum baba!</p>
<p>Muhsin Bey, biraz daha rahatlamış bir ses tonuyla ve müşfik bir edayla sordu:</p>
<p><span id="more-179"></span></p>
<p>—Sakin ol prensesim. Sence bunun bir nedeni var mı? Daha doğrusu bu kötüye gidişin nedeni sence ne olabilir?</p>
<p>—Korkuyorum babacığım, korkuyorum! Sınav günü yaklaştıkça, yapamayacağımı düşünüyorum. Deneme sınavına girdiğim anda, kalbim yerinden fışkıracak gibi oluyor. Avuçlarımın içi terliyor, parmaklarım titriyor. Yapabileceğim sorularda bile şıklar birbirine karışıyor. Çok kolay sorular, içinden çıkılmaz hale geliyor. Doğru işaretlediğim sorulardan dahi endişe ediyorum ve doğru cevabı silip yanlış seçeneği işaretliyorum. Başaramayacağım diye korkuyorum, öğretmenlerimin güvenini kaybedeceğim diye korkuyorum. Ailemin emeklerini boşa çıkaracağım diye korkuyorum. Kahretsin işte… Korkuyorum, korkuyorum, korkuyorum!</p>
<p>Zeynep Sude’nin ağzından bir çırpıda ve heyecanla dökülen sözcükler adeta boğazını kilitlemişti. Daha fazla konuşamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Oturduğu kanepenin köşesinde dizlerini karnına çekerek büzüldü ve ellerini ağzına götürerek parmakları ile ağzını kapatmaya çalıştı. Adeta öfkesini parmaklarından ve tırnaklarından çıkarıyordu.</p>
<p>Muhsin Bey, oturduğu koltuktan kalktı ve kızının olduğu kanepeye oturdu. Bir Eliyle kızının saçlarını okşadı diğer eliyle gözyaşlarını sildi. Zeynep Sude, şefkatli tavırlarından cesaret alarak babasına sarıldı. Baba kız bir süre öylece kaldılar. Kızının ağladığını duyan Nazlı Hanım, mutfaktaki işini bırakıp salona geldiğinde baba kızı o şekilde görünce panikledi. Zeynep Sude, babasına sarılmış olduğu için annesini göremiyordu. Muhsin Bey, eşi Nazlı Hanım’a gözleriyle, “sakin ol, sorun yok” der gibi imada bulundu. Nazlı Hanım, ses çıkarmadan koltuğun köşesine ilişti.</p>
<p>Zeynep Sude’nin iç çekişleri bittikten sonra Muhsin Bey, kızının ellerini avuçlarının içine aldı ve gözlerinin içine bakarak, sakin ama babacan bir tavırla konuşmaya başladı:</p>
<p>—Korku, yerçekimi gibidir prensesim. Korku, insanı daima aşağıya çeker. Lütfen korkma! Çünkü sen korkacak bir şey yapmadın.</p>
<p>Zeynep Sude, başını önüne eğmekten vazgeçerek babasının gözlerine odaklandı. Çünkü babasının söylediği sözler, babacan ifadelerden ziyade bilgece söylemlerdi. Lakin babasının sözleri kendisini rahatlatmaya yetmemişti:</p>
<p>—İyi de babacığım, bu durumu nasıl düzelteceğim? Bu korkuyu nasıl yeneceğim?</p>
<p>—Bak Zeynebim, dinle Sudem! Zeynep Sudem! Yüreğimin köşesi, ciğer parem, ilk göz ağrım… Sen doğduğunda, annen seni kundaklayıp benim kucağıma verdiğinde ne yapacağımı bilemedim, nasıl seveceğimi, ne söyleyeceğimi bilemedim. Masmavi gözlerin vardı, gözlerine baktım. Sen de gözlerini gözlerimden ayırmıyordun. “Bu bir mucize!” dedim. Minnacık bir bebek, üç kilogramlık bir et parçası. Ama insanın yüreğini ta derinden hoplatmaya yetiyor. Annenle biz birbirimizi hep sevdik ama sen doğduğunda hayatımız ayrı bir değer kazandı. Evimiz renklendi, şenlendi. Anneni ve beni uyutmadığın çok gecelerimiz oldu. Ateşlendiğinde, ağladığında başında nöbetleşe bekledik, çok sabahladık. Ama hiç şikâyet etmedik. Ağladığında, hastalandığında çok üzüldük. Ama küçücük bir gülümsemende dünyalar bizim oldu. Başında sabahladığımız gecelerin sabahında bize bir gülücük verdiysen tüm yorgunluğumuz gitmiş oldu.</p>
<p>—Sen bize Yaradan’ın yüce katından en özel armağansın. Biz seni, güzel ya da çirkin olduğun için değil, çalışkan ya da tembel olduğun için de değil, başarılı ya da başarısız olduğun için hiç değil… Biz seni, sadece sen olduğun için, kızımız olduğun için, canımız olduğun için sevdik. Bu zamana kadar böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak. Biz senin sorumluluğunun farkında bir öğrenci olduğunu biliyoruz. Elinden gelenin en iyisini yaptığına inanıyoruz. Başaracağına yürekten inanıyoruz. Hem ayrıca unutma güzelim, başaramazsan bu işin sonunda ölüm yok ki!</p>
<p>—Babacığım çok teşekkür ederim. Biliyor musun? Sen çok harika bir babasın! Ve çok özel bir dostsun. Babam olduğun için, arkadaşlığın için, dostluğun için çok teşekkür ederim.</p>
<p>—Asıl biz sana teşekkür ederiz prenses. Sen de çok iyi bir kızsın, harika bir evlatsın!</p>
<p>Nazlı Hanım, daha fazla dayanamadı:</p>
<p>—Yeter artık canım! Baba kız bir oldunuz, beni sürekli ağlatıyorsunuz. Hem ayrıca bu samimiyetinizi kıskanıyorum, haberiniz olsun.</p>
<p>Muhsin Bey, ortamı neşelendirmek istedi:</p>
<p>—Kıskanma aşkım, bizim gönlümüzde senin yerin her zaman çok özeldir.</p>
<p>—Hadi hadi, lafı değiştirme. Biz nerde olduğumuzu gördük. Neyse sohbetinize çay içerken devam edersiniz artık. Hadi Zeynep, bir çay servisi yap da kendine gel.</p>
<p>İster ilköğretim ister lise öğrencileri olsun, sınava hazırlanan gençlerimizde benzer problemlerle karşılaşıyoruz. Öğrencilerimizden duyduğumuz şikâyetler de birbirine çok benziyor. Tıpkı, öykümüzün kahramanı Zeynep Sude gibi. Başaramamam korkusu her geçen gün çığ gibi büyüyor ve büyüyen korku, adeta yer çekimi gibi dibe çekiyor.</p>
<p>Sınava giren öğrenci sayısı arttıkça, rekabet koşulları güçleşiyor. Ve öğrenciler, nefes almadan ders çalışmaya, sürekli test çözmeye başlıyorlar. Bu durum zorlu yarışın, doğal seyri haline geliyor. Aslında bir tercih meselesine dönüşüyor. Öğrenci ya sesini çıkarmadan zorlu yarışın içerisinde tüm hızıyla devam edecek. Ya da yarıştan kopacak. Arada bir yerde olmak, çok da bir şey ifade etmiyor. Arada bir yerde olmak, boşa kürek sallamak gibi bir şey oluyor. Çünkü gerçek anlamda bir başarıya ulaşabilmek için gerçek anlamda bir çaba ve emek gerekiyor.</p>
<p>Öğrencilerimize yönelik verdiğim, <strong>“Başarı ve Motivasyon”</strong> seminerlerinde, başarıya ulaşan dünyaca ünlü liderlerin, sanat ve bilim insanlarını başarıya ulaştıran yönlerini inceliyoruz. Örneğin, Cumhuriyetimizin kurucusu, Mustafa Kemal’i başarıya ulaştıran neydi. Bir ulusun tarih sayfaları arasında yok olmakla yüz yüze geldiği noktada kaderini değiştiren sadece liderlik karizması mıydı? Sadece zeki olması mıydı? İleri görüşlülüğü müydü? Cesareti miydi? Evet bunlar başarıya ulaşmasında birer etkendi ama bütün bunlar kadar önemli olan çok çalışmasıydı, planlı çalışmasıydı. Çok okumasıydı. Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli günlerinde bile elinden hiç kitap eksik olmamıştı. Kendisine savaşın çok şiddetli günlerinde kitap okumanın çok gerekli olmadığını ima eden dostlarına verdiği cevap çok anlamlıdır: <em>“Benim çocukluğum yoksulluk içinde geçti. İki liram olduğu zaman bir lirası ile mutlaka kitap alırdım ve çok okurdum. Bugünkü başarımı okumama borçluyum”</em> diyor.</p>
<p>İstanbul’un fethi ile bir çağın kapanıp bir çağın açılmasına sebep olan Fatih Sultan Mehmet de çok zeki bir devlet adamıydı, çağının en kaliteli hocalarından eğitimler almıştı. Ama sabahlara kadar hayalinde İstanbul’u fethetti. Surlarda derin yaralar açan topların projesini bizzat kendisi çizdi ve Macar Urban’a yaptırdı.</p>
<p>Dünyaca ünlü bilim insanı Pastör, aşıyı geliştirirken çok sayıda deney yaptı, çok çalıştı. Ama daha çocukken sütü yere döktüğünde annesinden kötü söz işitmedi, dayak yemedi. Yere döktüğü süt ile oyun oynadı, desenler yaptı, şekiller oluşturdu. Annesi bu eğlencesini bozmadı ama oyunu bitince kirlettiği yerleri kendisine temizletti. Yani ailesinden bilinçli bir destek gördü.</p>
<p>Thomas Edison örneği, çok bilinen bir örnektir. Ampulü icat ederken yaptığı deneylerin sayısını kesin olarak bilen yok. Bazı rivayetlere göre bin defa kimilerine göre üç bin defa deney yapmıştır. Önemli olan kesin sayı değildir aslında. Önemli olan hedefine odaklanarak binlerce deney yapabilme sabrını ve sebatını gösterebilmesidir. Başarısız olduğu her deneyin sonucunda asla korkuya kapılmamış, kendisini başarıya ulaştırmayacak bir seçeneği daha elediğini düşünerek sabırla ve azimle yoluna devam etmiştir. Hatta bir rivayete göre sekiz yüz otuz dördüncü deneyinde laboratuarı yanmış; asistanları, bu yangının deneyleri bitirme yönünde bir işaret olduğunu ifade etmişler. Edison ise onlara tarihi bir cevap vererek çalışmaya devam etmiştir<em>. “Bütün hatalarımız yandı, sonuca daha çok yaklaştık. Çalışmaya devam”</em> demiştir. Bu bir azim ve kararlılık göstergesidir.</p>
<p>Öğrencilerimize korkuya kapılmadan sürekli ve kararlı bir çalışma temposu içine girmeleri gerektiğini vurgularken; öğretmenlerimize ve velilerimize de çocukları yüreklendirmeleri gerektiğini tekrar ediyoruz.</p>
<p>Sadece gençlerimiz için geçerli değil, hepimiz için geçerli olan bir kuralı hatırlatmak istiyorum. Yüreklendirildiğimiz zamanlar, aslında başarıya en yakın olduğumuz zamanlardır. Başarı ise en büyük motivasyon kaynağıdır. Başardıkça çalışma isteğimiz artar, çalıştıkça başarırız. Oysa başarısız olduğumuz yerlerde çok fazla gezmeyiz. Hatta başarısız olduğumuz işlerin adını anmak dahi istemeyiz. Başarısız her adım, başaramama korkusunu tetikler. Ve korku yerçekimi gibidir. Daima aşağıya çeker. Lütfen adı, başarısızlık ve korku olan yerçekimine kapılmayın.</p>
<p>Yazara mesaj: <a href="mailto:yusufyesilkaya@gmail.com">yusufyesilkaya@gmail.com</a> <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a></p>
<p>Not: Bu yazı, <a href="../">www.yusufyesilkaya.com</a> , <a href="http://www.dinahlak.com/">www.dinahlak.com</a> , <a href="http://www.haber46.com.tr/">www.haber46.com.tr</a> , <a href="http://www.gencgelisim.com/">www.gencgelisim.com</a> ve <a href="http://www.gelisimbahcesi.com/">www.gelisimbahcesi.com</a> web sitelerinde eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yusufyesilkaya.com/?feed=rss2&amp;p=179</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
